  
İran-Pakistan-Hindistan-Nepal ( Doğunun renklerine yolculuk )
52 gün
karayolu ile 16/Şubat/2003 -08/Nisan/2003
Rota :
İstanbul - Ağrı-İranı-Mako-Tahran-İsfahan-Zahedan-Taftan-Quetta-Lahor-Armistar-Delhi-Agra
Varanasi-Katmandu-Cihtwan-Pokhara-Delhi-Jaipur-Jaiselmer-Pushkar-Udaipur-Jodhpur
Bombay-Goa-Bombay-Armistar-Pakistan-İran-İstanbul
16/Şubat/2003 1. gün ( İst / Ağrı otobüsü
)
Araştırdığım, okuduğum, duyduğum, izlediğim ve çoğu zaman ne zaman
giderim, nasıl giderim
diye sinirlendiğim ve hatta ağlamaklı olduğum doğunun bu renkli,
şaşırtıcı, mistik, heyecanlı, maceralı
Hindistan yolculuğum, yani yaklaşık 2 yıldır planladığım, düşlediğim
yolculuk nihayet başlamak üzere.
Saat 12:30 otobüs hareket etti , Faruk'la vedalaştık.
Bazılarının gidemessin zor dediği, yarı yoldan dönersin dediği, keşke
bende gelebilsem dediği,
tek başına çok zor dediği zorlu ve bir o kadar da maceralı yolculuk
başladı.
İran'da 1 gece kalmak, Pakistan'da 1 gece kalmak ve sınırı geçip
Armistar'a yani Hindistan'a ulaşmak.
Yol yaklaşık 1 hafta sürecek planladığım bu ve edindiğim bilgi en zorlu
etap Pakistan çöl geçişi
yani Taftan çölü.
Orta taraflarda cam kenarındayım yanımdaki askermiş, zaten otobüsün
yarısı da asker dolu,
acemiliği bitirip usta birliğini teslim olmaya gidiyormuş, bana da
nereye diye sordu Hindistan dedim,
bir daha benle konuşmadı.
Yaklaşık 2 ay süreceğini planladım, tabi ki Nepal'da dahil , yanımda
1050 $ var, tahmini 800/850 $
arası harcama yapmayı hesapladım. Umarım başarabilirim, zaten yola
çıktım, bu bile benim için yarı yarıya
başarmak.
Molada bol acılı çorba içtim , kafam acayip karışık yani nasıl olacak
nasıl geçecek bunları düşünerek uyumuşum.
17/Şubat/2003 2. gün ( Ağrı / İran- Mako otobüsü )
Sabah Ağrı dağını seyrederek saat 12:00 civarı Doğubeyazıt'a ulaştık.
İndiğim yerden sınıra giden dolmuşa bindim,
sınır kapısına 10 dakikalık yürüyüşten sonra ulaştım, sınırda inşaat var
yeni bir bina yapılıyormuş, küçük kulübede
işlemi halledip İran kapısına girdim burada da işlemi halledip İran'a
giriş yaptım. Ayaklı para bozuculardan para
bozdurup bir taksici ile anlaştım, beni Mako'ya terminale götürdü ama
yolda bana Tahran otobüs bileti aldı
meğerse sonradan öğrendiğim beni bir güzel kazıklamış hadi hayırlısı ilk
kazığı yedik.
Otobüs saatini beklemeye koyuldum, bu arada sağı solu gezmeye başladım.
Mako küçük bir kasaba görüntüsünde.
Tahran otobüsümüz geldi arkada bir yere oturdum, yan arkada bir Japon
oturmakta, ilerleyen saatlerde yanıma geldi az buçuk İngilizce'mle
sohbete başladık, Türkiye'yi gezip sınırı geçmiş onun rotası İran'dan
Türkü Cumhuriyetleri'ne geçip oradan Moğolistan'a oradan da Çin'e
ulaşmak.
Saat sabah 08.30 civarı Tahran'a ulaşacağız. Otobüs biraz eski ama
yollar düzgün, akşam geç vakitte Tebriz'den
geçtik ve ben biraz daha rahatladım.
18/Şubat/2003 3. gün ( Tahran/İsfahan)
Otobüsten inip Japon'la birlikte Azad'i meydanına doğru yürümeye
başladık. Onun elinde harita metroyu arıyoruz
oteller bölgesine yani imam Humeyni meydanına gitmek için, sabah erken
saat ve trafik yoğun millet işe gitmekte ve bende milleti, etrafı
gözlemlemekteyim. Azadi metro girişini sorarak bulduk, tabi ki biraz
yanlış yollara girdikten
sonra. Acayip kalabalık, ilk denememiz başarısız oldu, ikimizde
binemedik. İkincide zar zor başardık, tabi ki erkekler ve kadınlar ayrı
vagonlardalar.
Tahran modern bir görüntü vermekte ve çokta çarşaflı kadın gözükmemekte.
İmam Humeyni meydanına vardık. Japon'un bildiği ucuz oteli aramaya
koyulduk. Ara sokaklarda tamircilerin
parçacıların arsında dolaşarak oteli bulduk, aslında 2 Japon'a sorarak.
Otel bana pahalı geldi ve bir anda karar
verip Tahran'da kalmadan İsfahan'a gitmeye karar verdim. Japon'la
vedalaşıp birer fotoğraf çekilip ayrıldık.
Meydana dönüp gezmeye başladım elimde harita olmadığı için rast gele
caddelere dolaşmaya başladım, acayip
kalabalık ve trafik var, bir pasta haneye girip bir şeyler yiyip metroya
döndüm, şaşırtıcı olan vagonların
kadınlı erkekli karışık olması belki de kalabalık olmadığı için.
Otogardan İsfan'a bilet aldım, biraz sakin bir yere gidip botlarımı
çıkarttım , Tahran pek soğuk değil çift giydiğim
çoraplardan birini attım ve ayaklarımı bir güzel yıkadım , biraz
yorgunum.
Öğlenden önce kalkacak otobüs akşam üzeri İsfahan'da olacak ve burada
bir gece kalacağım.
Otogardan taksi dolmuş ile merkeze ulaştım, taksici ucuz ve temiz bir
otel önerdi, oteli bulup yerleştim
Zahedan'a yani İran'daki son şehre ulaşmak için otogara gitmeye ve
yarına bilet almaya karar verdim.
Bileti alıp merkeze döndüm, 2 tane sosisli yiyip otele geldim, 3 gün
sonra yatak yüzü görmekteyim
sıcak bir duş alıp, ayaklarımı kremle bol cana ovup erkenden yattım.
19/Şubat/2003 4. gün ( İsfahan /Zahedan )
Otobüs akşam üzeri, otelden çıkıp bir marketten helva aldım, pasta
hanenin birine girip büyük çay
söyledim, pasta haneci benim Türk olduğumu öğrenince başladı ikrama,
Azeri Türkçe'si ile bayağı muhabbet
ettik, zaten İran'a girdiğimden beri bir çok insan Azeri Türkçe'si ile
benle konuşmakta.
Pasta haneci para almadı oradan çıkıp İsfahan'ı dolaşmaya başladım
acayip düzgün caddeler ve tertemiz
çok güzel bir kent, güzel bir cami ve kapalı çarşısını gezmeye başladım,
birde İran şam fıstığı aldım.
Uzun bir süre dolaştıktan sonra otele dönüp eşyalarımı hazırladım, bir
kaç parça giysiyi
yani yolda giydiğim kalın kazak ve deri hırkayı odaları temizleyen
çocuğa verdim acayip sevindi
Otogara gidip beklemeye başladım, gece deliksiz uyumuşum ve dinlenmiş
haldeyim.
Sabah erken vakitte Zahedan'da olacağım. Rüya ülkem Hindistan'a 1 ülke
kaldı, Pakistan.
Yoldayım zaman durdu sanki git, git yol bitmemekte bu 4'cü otobüsüm ve 3
otobüs yolculuğum daha var,
zaman anlayışım kayboldu bir acayip ruh halindeyim, hedef kayboldu sanki
, neyse.
Yolda kum fırtınası var görüş acayip düştü, mola verdik, limonlu tavuk
şiş ve pilav yedim, güzeldi.
Yine ikramlar ve sohbetler. Petrol ülkesi olan İran'da ulaşım çok ucuz
ama yemekler pahalı geldi bana.
20/Şubat/2003 5. gün (Zahedan / Pakistan sınırı Taftan çölü )
Sabah 05:00 erkenden Zahedan'dayım, otogarda bir taksici ile anlaştım
ama anlaşamamışız beni bir
meydanda başka bir taksiciye verdi bunun istediği 5 $ ben diğerine 1 $
verdim sandım ki hepsi 1$,
yarım saatlik bir yoldan sonra sınır geldik saat erken olduğu için sınır
kapalı bekleyenlerin
arasına karıştım, yolun trafik' e kapalı olduğu yerden sınır binasına
bayağı mesafe var bir toyotalı
arkaya bin dedi çantayı arka kasaya bıraktım. Biraz sonra İran sınır
askerleri geldi bıyıklı bir
komutan barikatı açtırdı bende kamyonete bindim 3 kişi daha var,
battaniyenin altında oturuyorlar
komutan araçları kontrol etmek de bizimkine geldi battaniyeyi kaldırdı
adamların elleri kelepçeli,
meğersem pasaportsuz İran'a kaçak girmişler sınır dışı edilmekteler.
Sınır binasına geldik daha açılmamış başladık beklemeye, 1,5 saatlik
bekleyişten sonra kapı açıldı
bu ararda 1 Pakistanlı ile ismi Abdülmecit , dost olduk ve sınırı geçtim
artık Pakistan'dayım.
Pakistan tarafındaki işlemleri hallederken 1 Avusturyalı çocuk ile
tanıştık ismi Reni oda Avusturya'dan
yola çıkmış.
İşlemleri halledip sınırın biraz çıkışında bekleyen süslü püslü bir
otobüsle anlaşıp Quetta'ya bilet aldık
otobüs önce taftan köyüne geldi burada sıcağın kaybolmasını bekleyeceğiz
çünkü yolumuz Taftan çölü.
Ve Bellücileri'n köyündeyiz burası Pakistan'ın Bellüci bölgesi. Biraz
dolaştıktan sonra pis mi pis bol sinekli
miskin miskin oturmuş çöl adamlarının olduğu bir yerde yemek yedik,
haşlama ve bezelye yemeği acayip
lezzetliydi bir de güzel çay içtik.
Köyde yol kenarlarına oturmuş birçok döviz bozuculardan biri ile anlaşıp
Reni ve ben biraz dolar
bozdurduk, meydanda oturup etrafı seyretmeye başladık, insanlar miskin,
miskin dolaşmakta
yanımıza gelip konuşmaya çalışmaktalar tabi ki Abdülmecit onlara bir şey
anlatmakta soruları
cevaplamakta, kalkıp acilen otel gibi bir yerin tuvaletine girdim ishal
olmuşum pantolonu indirir
indirmez yaptım, ulan sular akmıyor aceleden kontrol etmeyi unuttum ve
benim tedbir olarak
yanımda bulundurduğum kolonyalı mendil bitmiş, harbiden sıçtık, içimdeki
atleti zar zor yırtarak
çıkardım ve kıçımı sildim, bir daha bu hatayı yaparmıyım.
Ve süslü püslü otobüse bindik çöl yolculuğu başladı. Otobüsün içi
dışından daha süslü ama eski.
Otobüsün içinde acayip bir koku var ve çok ağır bir koku ilk defa burun
kemiğinin sızlamasının ne
demek olduğunu anladım bakalım alışabilecek miyiz. Şoför ve diğer
adamlar acayip cana yakın
insanlar bize ön tarafı verdiler üçümüzde en öne yerleştik ve çöl
manzarası da başladı, alabildiğine
uçsuz bucaksız bir görüntü, bol cana hayvan leşleri. Yer, yer kum
tepelerinden dolayı yol kapalı tek
araba zor geçmekte.
Otobüsün ön tarafında kaptanın hemen yanı uzun motor üstü, burası hem
masa hem koltuk hem de
Ara sıra personel yatmakta. Herkes ayakkabılarını çıkarttı, yemiş
kabukları, içilen sigaralar ve muhtelif
çöpler koridora atılmakta, otobüsün içi leş gibi oldu.
Hava karardı bir yerde mola verdik, namaz vakti, herkes indi ve çölün
ortasında namaza durdu,
sanırım bu manzarayla Pakistan'da çok karşılaşacağım.
Yemek molası için durduk , yerde bir örtü, masa falan yok, bir kazan
yemek, kaplar kirli, yahni varmış
aldık ve toz toprak içinde bir güzel yedik. Gece yoldan bir dilenci
aldık, bir şeyler mırıldandı ve para toplayıp zifiri karanlıkta çölün
ortasında otobüsten indi.
Gece birde baktım koridora battaniyeler serilmeye başlandı hem de hiç
temizlenmeden,
üç tane yatak yaptılar ve personel bir güzel yattı.
Sanırım benim için yolculuk yeni başladı otobüste ve yolda yaşadıklarım
tam bir canlı flim gibi.
21/Şubat/2003 6. gün (QUETTA )
Çok zevkli bir yolculuk dan sonra Pakistan'ın Quetta şehrine saat 07:20
gibi ulaştık,
bir sonraki durak için ben ve Reni Lahor' a bilet aldık Abdulmecitte
Karaçi' ye bilet aldı.
Otogarda kaymak, yumurta, sütten oluşan harika bir kahvaltı yaptık.
Abdülmeciti otobüsüne
bindirip Reni ile birlikte şehir merkezine yürümeye başladık, Quett'a
pek de iç acıcı bir yer
değil pis ve düzensiz sıkıcı bir şehir. Biraz dolaşıp Para bozdurup
süslü püslü bir şehir dolmuşuna
binip otogara geri döndük.
Tuvaletlerin orada bir güzel saçımı ve ayaklarımı yıkadım, duvar
kenarına oturup ayaklarımı
uzatıp bir güzel dinlendim.
Yine otogardaki lokantada yahni ve çok lezzetli patatesli bezelye yedik
ve otobüse bindik.
Saat 13:45 Lahora hareket ettik, yol acayip virajlı ve çok kötü, Reniy'e
bu yolu trenle geçelim
dedim ama sorduk soruşturduk tren çok uzun sürüyormuş, tek tesellimiz
vadilerden geçerken
izlediğimiz manzaralar, bir kaç köyde mola veriyoruz bunların birinde
şeker kamışı çiğnedim
küçük, küçük dilimlenmiş parçaları ağzına atıp çiğniyorsun ve kalan
posasını' da tükürüp atıyorsun.
Yine bol cana namaz molası veriyoruz, otobüsde bizden başka kimse
kalmıyor herkes namaza.
Bir ara kolonyalı mendil çıkartıp yüzümü gözümü sildim, biraz sonra önde
homurdanmalar
başladı ve dönüp, dönüp arkaya bakmaya başladılar, muavin biraz sonra
yanıma gelip hafif
kızgın bir şekilde bir şeyler söylemeye başladı yan koltuktakiler
yerdeki mendili gösterdiler
oda mendili alıp öne götürdü ve şoföre gösterdi muavin tekrar gelip
sinirli bir şekilde "no alkol" " no alkol"
demeye başladı, hayda, ulan ne bok yedik, alkolün a' sı bile yasak bu
ülkede.
22/Şubat/2003 7. gün ( LAHOR / HİNDİSTAN SINIRI )
Ve Lahor, sabah vakti, artık Hindistan'a yarım saat kaldı.
Bir taksiye binip sınır köyü Wagah'a geldik
Taksici bizden yolda 100 rupe benzin parası aldı yani benzincide parayı
biz verdik onu da
bizden almaya kalktı sınırda biraz tartıştık ve 50 rupe verdik.
Pasaport işlemini halledip arama noktasına geldik adam sadece benim
çantayı aradı Reni'ye
bakmadı bile, birde bana dönüşte aldığım hediyeleri geçirebilmem için 50
$ vermem gerektiğini
söyledi, acayip sinirlendim, o... çocuğu.
Hindistan sınırında da aynı şekilde benim çanta arandı ve adam bir
şeyler söyledi, anladığım
kadarıyla Türk'ün biri silahla Delhi'de yakalanmış, acayip bir his içimi
sardı.yalancı.
Ve rüya ülkem Hindistan'dayım,acayip bir his içimi sardı. Arkadan
oturaklı bisikletlerden rişkacı ile anlaşıp Armistar dolmuşlarını
kalktığı yere geldik. İnsanlar rengarenk giyinmiş hele kadınlar,dolmuşa
binip Armistar'a vardık,burası Pencap bölgesi yani Sihlerin yaşadığı
yer, doğruca kalmayı planladığım
altın tapınağa doğru yürümeye başladık, tabi ki bir yan dan da çevreyi
ve Hint insanını gözlemliyorum.
Önce çantaları tapınağın içindeki yatakhaneye bıraktık ve sonra
tapınağın içine girip dolaşmaya
başladık, tapınak çok etkileyici bugün hafta sonu olduğundan çok da
kalabalık.
Tapınak büyükçe bir havuzun ortasında, ince uzun bir yoldan insanlar
tapınağın içine girmekte
ritüellerini yapıp dışarı çıkmaktalar. Bir yere oturup Reni ile bu güzel
tapınağı uzun , uzun seyrettik.
Büyükçe bir yere girip uzun sıralar halinde oturmuş halkın arasına bizde
oturduk, yemek dağıtmaya
başladılar anladığımız kadarıyla mercimek lapası birde çorba verdiler ve
ilk acılı Hint yemeğimi yedim,
karşımdaki hint güzeli kızlarla bakışarak.
Sihler inançları, kültürleri ile diğer Hint halklarından kendilerini
ayrı görmekteler ve kendilerine
özerklik istemekler. Erkekler saçlarını kesmemekteler ve saçları bir
sarık ile sarılı, çoğunun belinde
bir kama var ve çok güler yüzlüler.
Yatak haneye dönüp yatacak yer için konuşmaya başladık her yer dolu ve
yatakhanenin avlusundaki
yatakların boş olduğu söylendi, duş içinde imkan pek yok gibi. Reni bir
kaç Japon'la muhhabete başladı
bende dışarı çıktım, bazı yiyeceklerden tatmaya ve ne olduklarını
anlamaya çalıştım, koca bir bardak da
manda sütü içtim.
Bir otele girip fiyatta anlaştım, çantamı almaya gittim ve Reni' ye otel
bulduğumu söyledim o gelmeyeceğini
burada kalacağını söyledi sabah burada buluşalım dedi peki dedim ama bu
arada ben Reni'ye yalnız devam
etmek istediği birkaç kez söyledim.
23/Şubat/2003 8. gün ( DELHİ TRENİ )
Üç gün sonra yatak da yatmak iyi deldi dinlenmişim.
Delhi'ye gitmek için tren istasyonuna gittim, duvardaki panoda tren
saatleri filan yazıyor ama
bir türlü çözemiyorum yetkili bana bir şeyler söylüyor ama
toparlayamıyorum, sonunda 4 genç den
yardım istedim ilk treni söyleyin ve ucuz olanı, ve oldu bileti aldık
onlarda aynı trenle başka bir
şehre gidiyorlarmış tapınağı gezmeye gelmişler, ilk tavsiyeleri Varanasi
ve kuzeyde dikkatli
olmammış, ikincisi trenlerle seyahat etmem ve bir tren günleri,
saatlerini gösteren tarife almam;
aldık ince bir ansiklopedi gibi zaten Hindistan'ın demiryolunda ne kadar
ileri olduğunu ve dünyanın
ikinci büyük ağına sahip olduğunu biliyordum, birazdan ilk seyahatimi
yapacağım, trenlerde 4/5 sınıf var
sadece koltuk en ucuzu, yataklı 2ci sınıf olanı biraz pahalı, ama bu
sınıfı tercih edeceğim.
Gençlerle elde sözlük çat pat muhabbet ediyoruz, Türkiye'nin nerede
olduğunu bilmiyorlar Avrupa
diyip duruyorlar bende onlara komşularımızı ve yarı Asya yarı Avrupa'da
olduğumuzu anlattım,
bu yarı yarıya ya çok şaşırdılar, onların hayalinde ya Amerika yada
İngiltere varmış
Trene bindik, bayağı hızlı gitmekte ve acayip kalabalık, pis ve baharat
kokmakta.
Bol cana satıcılar, dilenciler, çalgıcılar gelmekte yani tren renkli.
Satıcılardan yer ,yer ben alıyorum
bazen gençler alıp ikram ediyorlar bazıları güzel bazıları eh işte,
Samosa en çok beğendiğim,
içi bol acılı patatesli börek, galiba bundan çok yiyeceğim, çay İngiliz
tarzı yani sütlü çay çok çay
içen biri olarak buna da alışmama lazım.
Gençler bir yerde indiler benimde az bir zamanım kaldı, bu arada notları
çıkartıp gideceğim
yeri yani oteller bölgesine baktım kalmayı düşündüğüm otel vivek otel,
MainBazar bölgesi.
İstasyondan çıkıp tam karşı tarafa yöneldim saat 23:00 gibi ve ortalık
acayip kalabalık burası
bizim Mahmut paşa bölgesi gibi , oteli bulup yerleştim, duş alıp sokağa
indim. Yemek yemek için
yer bakındım ama öyle iç acıcı bir yer yok, en iyi yer bile çok kötü
gözükmekte ama içerisi turist
dolu bende girip bir yere oturdum ve mönüden anlayabildiğim kadarıyla
bir şeyler söyledim,
bir acılı güzel çorba, yine baharatı bol acılı patates bezelye biber
karışımı bir şey ama lezzetliydi.
24/Şubat/2003 9. gün ( DELHİ / MAİNBAZAR )
Sabah erkenden kalktım ve kendimi dışarı attım sokak kalabalık ve bolca
inek var,ilk işim
bir büyük bardak nar suyu içmek oldu sonra sokak satıcısının birinden
omlet yedim. Elimdeki
harita yardımı ile Delhi merkeze yürümeye başladım, erken saat ve trafik
sakin kalabalıkta pek
yok. Dairesel planda 15 bloktan oluşan Connaught'a geldim burası
mağazaların, bankaların, seyahat
acentelarinin olduğu bir merkez, ilk aklıma gelen fotoğraf makinesinin
doğru dürüst çekip çekmediği
2 flimi banyoya verip eski Delhi'ye gitmek için bir rişkacı ile
anlaştım. Ama beni önce bir mağazaya
götürdü "sadece gezebilirsiniz almasanız' da olur" dedi peki dedim ama
sonra beni hemen Red Fort
kalesine götürmesini söyledim.
Beni bir yerde indirdi "hemen şu arka taraf" dedi, git git bitmez hani
iyi olmadı değil eski Delhi'ni ara
sokaklarını gezerek keyifle kaleye ulaştım ama bugün pazartesi kale
kapalı. Bu arada kalabalık bir
başladı ki aman Allahım insanlar, inekler, arabalar, rişkacılar bir
curcunadır ki gidiyor ses bir yandan
kalabalık bir yandan toz bir yandan dayanılacak gibi değil.
Yol üzerindeki meyve satıcılarının birde papaya yedim harika bir meyve,
zaten en çok yiyeceğimde
meyve olacak herhalde.
Kalenin karşı tarafında Delhi'ni en büyük camisi Jama Mescit var oraya
doğru yürümeye başladım,
duvar kenarlarında sokak dişçileri, berberler, fal bakan adamlar, taş
satıcıları, yılan oynatıcıları
büyü malzemesi satanlar yani çok renkli bir görüntü var ve bol cana
resim çektim.
Cami girişindeki görevli Müslümanlardan başkasının giremeyeceğini
söyledi bende ona Türk olduğumu
yani Müslüman'ım dedim. Bu arada Delhi'de merkez' de buraya gelmeden bir
tapınak gezdim ismi Hanuman
tapınağı, bu gezdiğim ilk tapınak, biraz küçüktü ama sanırım gezi
boyunca daha büyük ve görkemlilerini
gezeceğim.
Camiye girdim gerçekten büyük bir cami ve güzel bir mimarisi var fakat
bizim tarzlara pek benzemiyor.
Bunları yazarken odadan aşağıya inip su aldım birde çay içtim, çaycı
çocuk tütsü hediye etti odaya çıkıp
onu yaktım.
Caminin ortasında kocaman bir havuz var ve herkes bu havuzdan abdest
almakta, bana eşlik eden çocuk
"namaz kılmayacak mısın ?"diye sordu ben sonra dedim.
Camiden çıkıp Delhi sokaklarına daldım, yine büyük bir bardak ananas
suyu içtim, bu sıcak da nasılda iyi
gelmekte, bu meyve suları hayat veriyor. Kilo vereceğimi biliyorum,
millet aç kalırsın demişti ama yoldaki
satıcılardan rahatlıkla yemek yiyebiliyorum yani annemin pilavından
başka pilav yemem demeyenlerdenim.
Sokaktaki çay yapanlar -gerçi dükkandakilerde öyledir- boşalan bardağı
su dolu bir tasa batırıp çıkartmakta
suyun rengi biraz kahverengi, yani öyle yıkamak falan yok ama alıştık
olsun.
Gandhi'nin yakıldığı yeri sorarak buldum güzel ve bir o kadarda sade bir
yer, alanın ortasında büyük olmayan
mermer bir blok ve dört tarafında yanan ateş var. Bir fanatik Sih'li
tarafından öldürülmüştü ve Hindistan'a çok
şey veren değerli bir insan.
Japon gurup perişan bir halde yarısı çimenlere uzanmış yarısı rehberi
dinlemekte. Sıcak bunaltmış olmalı.
Park serin, bende kendimi çimenlere serdim. Buradan çıkıp geniş bir
alana geldim, okullu gençler kriket
oynamaktalar, şu trendeki gençler 2003 dünya kriket şampiyonası olduğunu
söylemişlerdi, bana gazetede
a ve b guruplarını göstermişlerdi, ilginç olan şimdi aklıma gelmiyor bir
kaç Afrika ülkesinin de olduğu.
Delhi merkeze dönüp filmleri banyodan aldım neyse ki problem yok.
Palika Bazar diye isimli bir yeraltı çarşısına girdim burası oldukça
popüler bir yer, zaten büyük ve kalabalık
Bir çokta turist var, ucuz şeyler var ama ben şimdi alamam, zaten çanta
çok ağır birde bunları taşıyamam.
Otelin sokağına dönüp biraz para bozdurdum; sınırda bozdurduğum bitti,
hesabım sanırım tutacak her şey
çok ucuz. Küçük bir restoranda girip meşhur Hint yemeği Thali' den
söyledim, bir kaç yemek beraber geliyor
ve hepsi birbirinden lezzetli, bittikçede ilave ediyorlar.
Birde çay içip odaya döndüm, yorgunum ve sağ ayağım hafif su toplamış
Bu gezi bana çok şey katacak , uzun suredir bir çok şeyi bıraktım,
gereksiz ayrıntılar,düşünceler
insan neredeyse her şeyi bulabilir, görebilir, düşünebilir ama zor olan
insanın kendisini görmesi, bulması, düşünmesi, belki bunları yapabilmek
zor ama neden denemezler
" hiçbir şey bilmeme gerek yok kendini bil yeter "
25/Şubat/2003 10. gün ( DELHİ / MAİNBAZAR )
Yorgunluğum biraz gitti , kendimi daha iyi hissediyorum.
Bir tane Dosa söyleyip (patatesli büyükçene ekmek, bizim gözleme gibi )
kahvaltı yapıp yarınki tren
biletini almak için istasyona gittim, turistler için ayrılmış olan
rezervasyon kısmından önce Agra ve sonra
Varanasi için bilet aldım. 7-8 görevli yardımcı olmakta, nereye ve saat
söylüyorsunuz hemen size
alternatifleri sunuyorlar ve gündüz gözü gördüğüm tren istasyonu bayağı
büyükmüş.
Merkeze gidip eski gözlem evine giden bir dolmuşa bindim, Hindistan
astronomide bayağı ileride, gezdiğim gözlem evi de bunu kanıtlamakta.
Tekrar otobüse binip Cakanyapuri bölgesine gittim, burada Atatürk
caddesini
bulup resmini çektim, caddenin sonunda bir afişte polo maçı olduğunu
okudum, giriş bedava, bende girip
izledim 4 er kişilik 2 takım , at üstünde güzel bir spor.
Delhi müzesine gelip gezmeye başladım, Hindu heykellerinin olduğu kısım
ilginçti, hemen, hemen bütün
tanrıların heykelleri vardı, Hindistan din ve dil bakımından çok zengin,
bildiğim binin üzerinde dil konuşulduğu
ve 15 resmi dil olduğu, en meşhur tanrıları aklımda kalan VİŞHNU, ŞİVA,
GANEŞA, HANUMAN, birde ilgimi
çeken nargile oldu zaten ana vatanı da burası, Hint'çe ismi Hugga.
Bloklara dönüp internet cafe'nin birine girdim İstanbul'dakileri de
merak etmiyor değilim Faruk'tan mail
var mı diye bakıp bende haberler yazdım, İstanbul kar altındaymış,
Amerika'da Irak için hükümeti
sıkıştırmaktaymış.
Buradan çıkıp sokak çaycısından çay alıp bir köşede oturdum, ortalık
kalabalık ve mağazalarda indirim
var Hintliler bir o mağazaya bir bu mağazaya girip duruyorlar hani
turistlerinde onlardan yana kalır yanları yok.
İyicene Hindistan'a alıştım, en çok istediğim yani düşündüğüm dünya
turuna çıkmak ve beğendiğin şehirde
1 hafta 1 ay 3 ay yaşamak, beğenmediğimi hemen terk edip başka şehre
geçmek, tabiki zaman ve para meselesi.
Oteli sokağına dönüp sol elime Hint kınasından dövme yaptırdım, birde
dikkat ettiğim çokca Japon ve
İsrailli gezginin olması.
Odaya çıkıp ayaklarımı kremle bir güzel masajladım ve Taj Mahal,
Varanasi yani kutsal nehir Ganj
notlarımı okumaya koyuldum, ikisini de çok merak ediyorum özellikle
Ganj'ı, tabi ki sevgili için yapılmış
dünyadaki en güzel yapı Taj Mahali'de, insanın boyut değiştirmesi, başka
bir zamana geçmesi, ne büyük
şey şu AŞK.
Yine suyum bitti inip bir su alayım.
Ulan bir inmemiz 1$ patladı, 1 pet su, 3 tane tatlı, 2 muz, biraz beyaz
fıstık ve birde oyuncak.
Ayaklarım hala sızlıyor, hani kafam yetişse öpeceğim onları vallahi hak
ediyorlar
26/Şubat/2003 11. gün ( AGRA / TAJ MAHAL )
İstasyondayım, muazzam büyük, 2 saat sonra trenim gelecek istasyonda
beklemek bile harika
sıradan Hint halkını gözlemlemek için iyi fırsat, iyicene Hindistan beni
büyülemekte eminim daha çok
büyülenip şaşıracağım.
Rayların arasındaki koca, koca fareleri uzun süre seyrettim o kadar
çoklar ki, birde elektronik tartının
birinde tartıldım 2-3 kilo vermişim sanırım daha vereceğim.
Tren geldi 2'ci sınıf yerimi buldum, tren kalabalık ama bir o kadarda
renkli halkla iç içeyim. Benden başka
kimse sigara içmiyor, zaten trende içmek yasak ben kapı aralığına gidip
orada içiyorum. Bir tütün paketi çıkarıp
avuç içlerine biraz tütün döküp yine başka bir tüpten biraz macun gibi
bir sıvı sıkıp avuç içlerinde karıştırıp ovuşturup ağza atıp
çiğniyorlar.
Ormanlık alanlardan geçerken maymun sürülerine rastlıyoruz koşuşturup
duruyorlar. Trende dolaşan
satıcılardan abur cubur karnımı doyuruyorum, ama en iyisi çay sigara.
İnip bir rişkaya binip ve merakla Taj Mahal'ın olduğu yere gittim.
Uzun güzel bir bahçenin ve kapının içinden geçerek Taj Mahal'le karşı
karşıya geliyorum muhteşem bir
yapı , beyaz mermerlerden yapılmış simetrik ve devasa bir yapıt, yani
söylendiği, anlatıldığı kadar varmış.
Şah Cihanın ölen eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı bu dev anıtın inşası
tamı tamına 21 yıl sürmüş.
1 saate yakın burada kaldım, uzunuzun seyrettim.
Varanas'i biletim yataklı vagon, treni beklerken istasyonun karşısındaki
tapınakta ilahili, danslı
güzel bir ritüel izledim. Tren geldi , önce yanlış vagona bindim sonra
yatağımı bulabildim, bu benim trendeki
ilk gecelemem olacak ama rahata benziyor biraz koku, pis ve fareler -
fındık fareleri- onları
izlemekte zevkli pıtı, pıtı yerdeki yiyecekleri kovalıyorlar.
27/Şubat/2003 12. gün ( VARANASİ / GANJ NEHRİ )
10:30 gibi kutsal şehir ve kutsal nehir Varanasi' deyim, istasyon çıkışı
otel ayakçıları, satıcılar ve rişka
ordusu etrafımı sardı, hemen istasyon dışına hızlı, hızlı yürümeye
başladım sanki çıkıp gideceğim
yeri biliyormuş gibi, neredeee?
biraz uzaklaştım ve notlarımı çıkartıp gideceğim bölgeyi belirledim,
rişkacının biriyle anlaştık, fakat
bana yolda bir şeyler söylemeye çalışıyor, o anlatıyor ama ben
anlamıyorum, biraz sonra anladım
beni bıraktığı yerden sonra değil rişka insan bile zor geçen harika
Varanasi sokaklarındayım, koca
bir labirent, otel soruyorum tarif ediyorlar bir türlü bulamıyorum birde
ayakçının teki peşime takıldı
otel ismi söyleyip duruyor, hava sıcak,sokaklar dar ve kalabalık, oteli
bulamıyorum acayip bunaldım ve ayakçıya teslim oldum, beni bir otele
götürdü ama Ganj kıyısı değil ona şunu söyledim," birde beni şu aradığım
otele götür" dedim oda bana yer bulman zor gibilerden bir şeyler
söyleyip duruyor, ara sokaklardan
bir sağa bir sola otele geldik benim bulmam imkansızmış, otel görevlisi
dolu demez mi 2-3 saat sonra
gel dedi, haydaaa, ayakçıyla başka bir otele gittik oda dolu , başka bir
yer oda dolu,ayakçının götürdüğü
otele gittik, oda dolmuş, ulan sıcak bir yandan sinir bir yandan felaket
daraldım, bir kaç yere daha
soruyoruz dolu, neyse tekrar 2-3 saat sonra wişnu otele döndük adam
biraz bekle dedi,
bende ayakçıya biraz para verip gönderdim ve otelin Ganj' a bakan
terasına oturdum manzara harika,
nehir ve merdivenler olduğu gibi ayaklar altında. Ve adam beni çağırdı
odayı hemen kaptım, Allaha şükür.
Çantayı odaya bırakıp acil bir duş alıp kendimi nehir kenarına attım,
çok etkileyici bir yer daha ilk
andan itibaren şehir ve nehir insani etkisi altına alıyor. Küçük bir
çocuk yanıma yaklaştı "kayıkla
gezi yapmak ister misin?" diye sordu bende tamam dedim. Nehirden kent
daha güzel gözükmekte, kent
o kadar eski ki yapıların yıllara meydan okumuş halleri insanı
etkiliyor.
Karşı kıyıya çıktık Sadu'nun biri küçük bir ayin yaptı dualara okuyup
anlıma boya sürdü, ufaklığa beni
karşıda büyük merdivenlerin olduğu yerde bırakmasını söyledim, burada
inip çarşıya girdim acayip
kalabalık ve bolca dilenci, Sadu'lar var. Çarşı mistik bir yer, sanki
yüz yıl öncesini yaşıyor gibi insan.
Ganj nehri Hint halkı için kutsal bir nehir, Hinduizim'de öldükten sonra
beden kaybolsa bile ruh
tekrar tekrar dünyaya gelmekte, yani herhangi bir canlının bedeninde
bile, ölümü bekleyen insanlar
-bunların çoğunluğu SADU' lar- Varanasi'ye gelip burada ölümü
beklemekteler.
Sadu'lar gerçek yaşamdan kopup, yani maddeyi terk edip içsel yolculuğa
çıkmış gerçek Hint fakirleridir
bu fakirlik bildiğimiz fakirlik anlamında değildir, Sadul'ar arasında
önceden zengin iş adamları, doktor,
avukat yani üst seviyede ki insanlardan olanlarda var ve Hint halkı
arasında saygı görmekteler.
Nehir ne kadar kirili olsa da kutsal inanış da nehir kir ve mikrop
tutmamakta, Hint halkı sabah güneş
doğmadan nehir kenarındaki merdivenlere gelip Ganj'a minnettarlıklarını
sunup, duaları edip, sabah
temizliklerini yapmaktalar, yarın sabah bende erkenden kalkıp bu
ritülleri izleyeceğim.
Diğer merdivenlere doğru yürüyorum ve ölü yakılan yere geliyorum, birkaç
tane ölü yanmakta
diğerleri için odunlar hazırlanıyor, çekine ,çekine üst taraf dan gören
bir yere geldim ve izlemeye
başladım, insan bir acayip oluyor koku ve duman insani etkiliyor.
Bezlere sarılmış ölüyü nehir kenarına getiriyorlar, nehirden avuç ,avuç
su alıp ölünün yüzüne
döküyorlar sonra ölü yakıcılar ölüyü hazırlanan odunların üzerine koyup
bir kaç dua gibi bir şey
söyleyip bir şeyler serpip odunları tutuşturuyorlar, ölü yakıcı ara sıra
ölünün dağılan organlarını
elindeki uzun çubuk ile tekrar ateşin üstüne toparlıyor, bu yanma 1
saati bulmakta, sonra iyice
yanan ölünün küllerinden biraz alınıp bir kaseye konarak ölü yakınına
verilmekte.
Bildiğim kadarıyla Ganj kenarında yanmak oldukça pahalı, yani zenginler
ölülerini burada
yakabilmekte, ve birde odun ne kadar çoksa yanan kişi o kadar zengin
demek.
Acayip duygularla otelin yolunu tuttum, insanı sarsılıyor, yani bir
cesedi yanarken seyretmek.
Kirli çamaşırları yıkayıp bir duş alıp terasa çıktım, güneş batmak
üzere.
Manzara harika ve beni acayip bir duygu sardı, kimse olmasa içimden
hüngür, hüngür ağlamak
geliyor, aklım karmakarışık, birçok şey aklıma geliyor.
Bu kent çok ağır bir kent, bazı kendini salmış batılılar gördüm galiba
burada yaşıyorlar, insanın
burada kalabilmesi için çok güçlü ve derin olması lazım, yani büyük bir
terk ediş bu, burada ayrı
bir yaşam var.
Güneş battı, çay içip tekrar merdivenlere indim, kent böyle başka bir
güzel.
Ve Ganga Puja başladı, yani Ganj'a saygı töreni, halk merdivenlere
toplanmış, bir tarafta
bir adam ziller ve davullar eşliğinde elinde ateşle dans etmekte, diğer
tarafta 4 adam yine nehre
doğru aynı şekilde dans etmekteler.
Bu ritüeller bitince Hint halkı hep beraber nehir kenarına inip ilahiler
eşliğinde ellerindeki
mum yanan çiçekleri nehre bıraktılar.
Otele dönüp terasa oturdum, maymunlar bir oyana bir buyana dolanıp
duruyorlar, teras sakin
sanırım millet kendini şu labirent gibi sokaklara salmış bende yarın bu
sokaklarda kaybolmayı
düşünüyorum
28/Şubat/2003 13. gün ( VARANASİ / GANJ NEHRİ )
Gece saat 12:44 tam yatıyordum ki tavandaki demirde 2 tane kocaman
kertenkele, biri kayboldu
diğeri ile göz gözeyiz, çok az kıpırdıyor bende öyle, hay anasını saatim
nedir lan bunlar, odaya girerken
kapı önündeki oluktan fare geçmişti, kapının altı 1 karış açık, kalın
kotu ıslatıp kapının altını
kapattım, ama bunlar ne olacak acaba ısırırlar mı, bir buçuk karış
boyları var ağız içleri kırmızı
hay anasını nasıl uyuyacağım lan ben, sabahta erken kalkmam lazım.
Dışardanda maymun viklemeleri ve köpek havlamaları geliyor bizimkilerde
ara sıra vik vik diye
bir ses çıkartıyorlar acaba ışığı kapat yatmı demekteler, biri demirde
öbürünü göremiyorum.
Bizim doktor İlhami'nin söylediği geldi aklıma fare mare ısırmasına
dikkatli ol diye, şimdiye kadar
1 kere ishal oldum oda 1 gün sürdü şu Taftandaki olay onun haricinde
şimdilik bir şey yok umarım
olmaz. Otelden Nepal'a otobüs rezervasyonu yapıyorlar,rotam buradan
Nepal'a geçmek tekrar Hindistan'a dönmek. Haftanın 3 günü otobüs varmış
16 saat sürüyormuş 1 gece sınırda yatırıyorlar toplam 10 $ uygun bir
fiyat.
Yarın İstanbul'dan getirdiğim Ganj'a bırakacağım eşyaları hazırladım,
Ozan'ın çizdiği uçak resmi,
Orkun'un tüm Hint halkına yazdığı mesaj, Rüzgar'ın ilk kesilmiş saçı ve
benim bırakacağım resim.
Saat 01:10 oldu hala tavandalar, pencerelerin üstü delikli duvar,tabi ki
her şey girer içeri, sanki sağ
alt tarafımda bir şey yürüyor, yok yok pipiriklendim galiba. Suyumda
bitmek üzere, yiyecek
bir şeyde yok sigaraya devam.
Ozan'ı ve Zeyne'bi çok özledim, Necip mailinde Zeyne'bin amaca dediğini
yazmış çok hoşuma gitti.
Ulan sabit bir halde beni seyrediyor hergele, ara sıra vikliyor , hafif
sağa geçti, bir sağa bir
sola hareketlendi, oda benden sıkıldı herhalde kapatmayacağım lan
lambayı, ulan bana da bir
cesaret gelse de uyusam.
Poların tüylerini temizledim, ayaklarımı ovdum hatta bir ara dışarı
çıkıp resepsiyona gittim,
dışarısı içeriden daha beter kimseler yok maymun dolu ortalık saatte
02:00 oldu
Sabah saat 6 gibi uyandım uyumuşum be, onlar hala ordalar eh alıştık
galiba
Dışarı çıkıp Ganj kenarına doğru yürümeye başladım. Hint halkı nehir
kenarına toplanmış
ve acayip kalabalık, hemen bir kayık kiralayıp merdivenlerin etrafında
dolaşmaya başladım
görüntüler çok ilginç; suya dalıp çıkanlar, bir tasla suyu alıp başından
aşağıya dökenler,
yıkananlar, tıraş olanlar, transa geçmiş Sadu'lar, nehre karşı yoga
yapanlar, yani manzara harika.
Kayık dan inip bende kalabalığa karıştım ve merdivenlerden birine oturup
bu manzaraları
izlemeye başladım, bu arada bolaca da resim çekiyorum.
Merdivenlerden ayrılıp dar sokaklara daldım, birkaç meyve yiyip
sokakları gezmeye başladım
bir büyük tapınak gezdim, bir kaç hediyelik eşya ve taş satan dükkana
girip çıktım, otele dönerken
adını unuttuğum bir meyveden 4 tane aldım harika bir tadı var çekirdeği
bile güzel atmayıp çantaya
koydum, bolca muz yemekteyim en ucuzu bu, ara sıra bir ananası soydurup
yemekteyim, birde nar ve
portakal suyu harika gitmekte, şunu utmadan söyleyeyim yediğim manda
sütünden yapılmış
tatlıların tadı enfes.
Odaya gelip bir duş aldım, resepsiyondaki çocuğa 1 mart için Nepal'a yer
ayırtmasını söyledim
oda bana o günkü otobüs seferinin yapılmayacağını söyledi; nedeni 1 mart
Şiva günüymüş ve
festivaller varmış, bende 2 gün daha kalmaya karar verdim, zaten bu
kenti tamda yaşayamamıştım.
Teras da otururken kızın biri anladığım kadarıyla " nice day" diye selam
verdi, ara sırada
bakıyordu, bir yanlız kız daha var o da bayağı iyi, neyse.
Öğleden sonra tekrar ölülerin yakıldığı merdivene gittim ve yine aynı
manzara, biraz daha fazla
ölü var, yanmakta olanlar, kul olmuşlar, sırasını bekleyen ölüler, diğer
gezginler gibi merak ve
ürperti içinde uzunsüre izledim.
Odaya dönüp 2 saat uyumuşum, akşamki arayı kapattım. Aşağıya inip otel
önündeki merdivenlere
oturdum geleni geçeni ve özelliklede Sadu'ları izlemeye koyuldum, otelin
önünde temizlik ve
hazırlık yapılmakta sanırım festival için.
Akşam üzeri yine Ganga Puja izlemek için büyük merdivenlere gittim, aynı
ritüller her gece yapılmakta
ve sanki bu kentte 24 saat ilahiler okunuyor.
Otelin önümdeki hazırlık yerel dans gösterileri içinmiş, tek, tek ve
guruplar halinde dansçılar sahneye
çıkıp dans gösterisi sundular.
Akşam yemeği için terasa çıktım 1 tas şu enfes sebze çorbasından ve
pilav söyledim.
Ganj'ı izlemeye koyuldum, şu benim yan odada kalan kız gelip yan masama
oturdu ve tatlı bir
tebessüm attı, hadi bakalım Ganj bereketi. Oda kapısının orada
karşılaştık merhaba dedim oda bana
tebessüm etti ve hiç fırsat vermeden odaya girdi. İyi geceler....
Bizim kertenkeleler henüz gelmemiş, sanırım gece geç vakitte gelirler.
Yarinki Şiva festivalini merakla bekliyorum.
01/Mart/2003 14. gün ( VARANASİ / GANJ NEHRİ )
Güneş doğmadan kalkıp yine merdivenlere indim, her zamankin den daha
kalabalık.
Merdivenlere oturup halkı izlemeye koyuldum, biraz ilerideki kobra
oynatıcısının yanına gittim, hayvan
çok asil gözükmekte ama sindirilmiş, adam kavalı çalıyor bizim yılanda
sepetten çıkıyor.
Terasa dönüp kahvaltı yaptım, bizim maymunlardan biri hemen yanımdaki
çiçeğe hızlı bir hamle yapıp
kopardı ve bir güzel yedi, aramızda 1 metre var hemen bir resmin çektim.
Çarşıya çıkıp kendime bir tişört ve İstanbul'dakilere özellikle
bayanlara taş aldım.
İleriden tahta bir araba ve kalabalık gelmekte bende o tarafa yöneldim,
arabanın üzerinde tanrı Şiva'nın
heykeli bulunmakta, arabayı da halatlarla insanlar çekmekte, arabanın
üzerine halk meyveler, sebzeler
atmaktalar, arabanın üzerindeki adamlarda bunları tekrar geri atmakta.
Araba merdivenlerin orada durdu
heykeli alan adamlar ilahiler eşliğinde kalabalıkla birlik de Ganj
kenarına geldiler, nehir kenarında uzunca
bir süre ritüel yaptılar .
Otelin önünde çocuklar kriket oynuyorlar biraz izleyip bende bir kaç
atış yaptım, kötüydü.
Uyumuşum saat 18:00 gibi kalktım bir çay içip aşağıya indim,
merdivenlerin birinde kadınlar kibrit
kutusu büyüklüğündeki küçük tasları yere şekilli olarak dizmekteler,
içine yağ ve fitil koyup tek tek
yaktılar sonrada etrafına toplanarak ilahiler eşliğin de etrafında
dönmeye başladılar sonra oturup
dua ettiler. Diğer bir tarafta 7 - 8 Sadu daire şeklinde oturmuş
çalgılar eşliğinde ilahiler söylemek de, bu çok etkileyiciydi.
Çarşı dönüşü İstanbul'dan getirdiklerimi bende Ganj'a bıraktım, resimi
bırakırken içim biraz sızladı.
02/Mart/2003 15. gün ( VARANASİ / GANJ NEHRİ )
Bugün bu kentte son günüm, sanırı burada yaşadıklarımı, gördüklerimi hiç
unutamayacağım
belki bir gün bu kente yine gelirim.
Uzun sure terasta oturdum ve düşüncelere daldım.
Merdivenleri, labirent gibi çarşıyı son kez dolaştım, bir kaç hediyelik
eşya, filim, sigara aldım. birazda
tatlı yedim, şu uyuşturucu satıcıları bıkmadan usanmadan ha bire sorup
duruyorlar, lazım mı diye.
Otel önünde akrobat çocuklar çok güzel bir gösteri yaptılar ilgiyle
izledim.
Hesabı kapatıp terasta oturdum, son kez Ganj'ı uzun ,uzun seyrettim.
03/Mart/2003 16. gün ( NEPAL OTOBÜSÜ )
Otobüs tam uluslar arası, her milletten adam var, otobüs biraz eski, sol
taraf 2'li koltuk
sağ taraf yani benim taraf 3'lü koltuklu, cam kenarındayım, yanıma 2
Japon kız oturdu, koltuklar
öyle dar ki ilerleyen saatlerde Japon kızla bayağı samimi olduk.
Hindistan'da ilk kara yolculuğum bakalım nasıl geçecek. Önce Nepal
sınırı, sınırda bir gece
yatacağız, bu fiyata dahil.
Ulan yol değil sanki panayır yeri, insanlar, inekler,keçiler, tavuklar,
bisikletler,arabalar,
satıcılar ne varsa hepsi yoldalar o kadar yavaş ilerliyoruz ki, birde
şoför yolu açmak için o kadar uzun
korna çalıyor ki, yani korna bozulsa fren patlamış gibi olacağız, yandık
vallahi.
Sigara ve çay molaları cennet gibi gelmekte, millet kendini bir dışarı
atıyor ki bir daha binmemek üzere.
Ben çok büyük bir rota hatası yaptım, acayip kafam bozuldu, millet
Hindistan'ı bitirip Nepal'e gidiyor
ben tam tersi tekrar Hindistan'a dönüp rotama devam edeceğim.
Millet birbiriyle muhabbet ediyor, ben geyik, geyik dışarıyı
seyrediyorum, fazla bir ingilizcem yok
ve zaten içe kapanık biriyim. Yolda bol, bol muz alıp yemekteyiz
inşallah motoru bozmayız, gerçi iyi gidiyoruz da .
Saat 19:00 gibi sınırdayız, apar topar Hint çıkışını yapıp, Nepal
girişini yaptıktan sonra kalacağımız
otele geliyoruz, ben İsveçli bir gençle kalacağım.
Çantayı bırakıp restoranda geçtim, bir büyük Tuborg bira ve spagetti
söyledim, 1 büyük bira daha içtim
kafam biraz iyi oldu.
04/Mart/2003 17. gün ( KATMANDU OTOBÜSÜ)
Gece harika uyumuşum.
Biraz dolar bozdurup, çantamı otobüse verdim, burada Phokar'a yolcuları
ile Katmandu yolcuları
ayrıldı, ben Katmandu'ya gidip sonra Phokara'ya geçeceğim. Otobüs küçük
ve yine eski, yandık yine.
Kaldığımız köyün ismi Lumbin'i imiş, saat 08:30 hareket ettik.
Asya'nın bu küçük fakir ülkesi Everestiy'le yani dünyanın çatısı sayılan
dağıyla, budizimiyle ünlü.
Katmandu hakkında çok şey okuyup duydum, bu şirin kenti merak ediyorum.
Otobüs yine rahatsız ama yolun manzarası harika. Vadi içinden nehir
boyunca ilerliyoruz ve mola
verdiğimiz köyler çok şirin, insanlar acayip güler yüzlü cana yakınlar.
Mola yerinde bizim erişteye benzer
bol acılı ve sebzeli bir yemek yedim, harikaydı.
Ve Katmandu, otobüs bizi şehir girişinde indirdi otel ayakçıları da
zaten otobüsü bekliyorlarmış hemen
etrafımızı sardılar, ben bir taksiyle anlaşıp merkeze geldim.
Ucuz güzel bir otelle anlaştım, resepsiyondaki adamda çok cana yakın.
Çantayı bırakıp dışarı
çıktım, harika bir şehir sıcacık, şirin mi şirin dükkanlar, her dükkanda
güler yüzle "NAMESTA" sesi.
Çok hoş kazaklar var 1 bana bir Faruk'a belki alabilirim ama çantada yer
yok bakalım ne yapacağız,
neleri atacağız.
İsmini duyduğum şu meşhur Tibet mantısından yani Momo'dan yemek için yer
aradım, restorandın
birine girip bir tabak söyledim, yemek geldi; ceviz büyüklüğünde 10 tane
içi et dolu hamur, birde tabağın
ortasında sosu var, bir yemek bu kadar lezzetli olur. Bu arada restorand
da Tibetli gençler şeker dağıttılar meğerse Tibet bugün yeni yıla
giriyormuş, harika bir şey.
Büyük bir markete girip ihtiyaçlarım için alışveriş yaptım, ne kadar
ucuz. 2 şişe bira, 1 küçük şişe viski,
5 paket sigara, 2 paket fıstık, 2 paket çikolata, 2 büyük su, 1 sabun, 1
diş fırçası, 1 orta boy defter, hepsi
480 ruppe yani 10 $ tuttu.
Odadayım, biraları içip bunları yazmaktayım.
Yarın Katmandu'yu ve Patanı gezeceğim
Keyfim çok iyi, Ozanı çok özledim, annesine babasına beni dönünce
dövmesini söylemiş, gittim diye.
05/Mart/2003 18. gün ( KATMANDU )
Pasta haneden çeşitli pastalar alarak, birazda abartarak, otelin
terasında harika bir kahvaltı ile
güne başladım.
Katmandu'nun tarihi ve bir çok tapınağı barındıran Durbar meydanına
gittim. Harika bir yer, sanki
tarih sahnesi, birbirinden güzel tapınaklar, şirin dükkanlar, güler
güzlü Nepal halkı.
Bunları otelin terasında yazıyorum, cici bir kuş cinsine elimden ekmek
yedirmekteyim, gözleri ve gagası
sarı, tüyleri siyah beyaz, şehrin kuşları bile sıcak kanlı.
Meydandan rişka ile tepedeki tapınağa çıktım, burası da harika bir
tapınak, maymunlarla bayağı samimi
olduk. Budizim'de Nirvana'ya ulaşmak var, yani ruh tekrar,tekrar dünyaya
gelmeyip sonsuzluğa ulaşmakta.
Tapınağın göğe doğru uzun bir kubbesi var ve alt tarafın dört bir
yanında Buda'nın gözleri bulunmakta, yani
Buda her an halkı gözetlemekte. Hemen en alt duvarda dua silindirleri
bulunmakta, içeri giren halk bu
silindirleri çeviriyor, bende bir tur attım.
Thamel meydanına dönüp çarşıda gezinmeye başladım, bir tezgahta fil
heykeli için pazarlığa başladık
ben bir ara hesap makinesini çıkartıp hesap yapmaya başladım satıcı
çocuk şöyle bir teklif yaptı "hesap
makinesiyle fili takas yapalım dedi" bende olur dedim. Satıcı çocuklar
Türk milli takımını ve Galatasarayı
iyi biliyorlar ama Türkiye'nin nerede olduğunu bilmiyorlar, Durbar
meydanındaki genç çocuklarda bilmiyorlardı.
Asya'daki Unesco'nun koruma altındaki büyük milli parklarından
Chitwana'na gitmek için bir seyahat
acentesine uğradım, 2 gece 3 gün tam pansiyon,yol ve tüm aktiviteler
dahil, bunlar orman safari, fil safari
nehirde kano gezintisi, fillerle nehirde banyo, kuş izleme dahil toplam
50 $ biraz benim için fazla ama tek
boynuzlu gergedan ve Bengal kaplanı görme şansımızda var.
Akşam üzeri çarşıda dolaşmaya başladım kendime dostlarıma bir şeyler
aldım bakalım çantaya nasıl
sığacaklar, daha 1 ay bu çantayla beraberim inşallah yırtılma falan
olmaz.
Akşam yemeği için yine Momo yemeğe gittim, 2 de büyük tuborg içtim.
Lanet olası buralarda bile aklıma geliyorsun, bakalım nereye kadar
sürecek ?
Aldığım viskiyi
de bitirdim kafam iyi oldu, Ozan'ım aklıma geliyor, İstanbul'da saatin
kaç olduğunu
bulup Ozi'nin neler yaptığını düşünüyorum.
Çıkıp bir şişe viski daha alacağım.
06/Mart/2003 19. gün ( KATMANDU )
Kahvaltı için otelden dışarı adımımı atar atmaz bir tamirci çocuk
ayakkabıları göstererek tamir
edebileceğini söyledi, sağ sandaleti cengelli iğne ile tutturmuştum
nasılda gördü hergele,sağlamda dikti.
Bugün Katmandu'ya yakın Patanı gezmeyi düşünüyorum. Aslında birazda
gevşedim, hızlı tempodan
sonra Katmandu beni rahatlattı.
Bir rişkacı gözüme kestirip Patana gitmek üzere yola koyulduk, ara
sokaklardan uzunca bir yolculuk
yaparak tarihi meydana geldik, burası da harika yine olağan üstü tahta
işlemeli tapınaklar, harika sokaklar
diğer çıkışın orada bilet sordular, bilet almadan girmiştim ne bileyim
ben, o zaman dışarı dediler bende
tamam dedim zaten her yeri gezmiştim ama rişkacı öbür tarafta kaldı,
geliş gidiş anlaşmıştık çarşının
arkasından dolanarak rişkacıyı buldum beni dönüşte Durbar meydanına
bırakmasını söyledim, meydanı
biraz dolaşıp bir tapınağın en üst tarafına oturup geleni gideni
seyretmeye başladım,yanıma gençler ve
satıcılar geldi onlarla da anlaşabildiğimiz kadar muhabbet ettik, bir
Nepallı gençle bilek güreşi yaptık
"o Turko strong" diye söylendiler.
Çarşıya dönüp şu satıcı çocukla bu sefer küçük cep radyosuna karşılık
bir maskı takas yaptık.
Birde bez üzerine haşhaş çeken sadu resimleri aldım, bunlar çok hoşuma
gitti. Terastayım sinema
afişi değişmiş Titanik oynuyor herhalde yeni gelmemiştir 2. gösterim
falandır.
Odaya gelip biraz dinlendim, maalesef çanta ful doldu ve ağırlaştı,
büyük havluyu oteldeki arkadaşa
verdim, bu arada bana yarın Himalayalar'ı görmeye gideceğim Nagarkot
için yer ayarladı, bir gece
kalıp tekrar Katmandu'ya döneceğim.
Akşam yemeği için bir restoran seçip girdim, mönüden rastgele bir çorba
ve yemek söyledim,koca bir
kase çorba geldi içi makarna, et, sebze ve soğan dolu afiyetle içtim,
biraz sonra yemek geldi, aman allahım
çorbanın susuzu aynı şeylerden yapılma ve koca bir tabak, tabi ki
yiyemedim.
Otelin terasına dönüp bir demlik çay söyledim, çayı yudumlarken ara sıra
gördüğüm bir adam yanıma
oturdu "nerelisin ? nerelere gideceksin?" gibi muhabbetten sonra asıl
konuya geldi "uyuşturucu ister misin ?"
"sadece sigara içerim" dedim.
07/Mart/2003 20. gün ( NAGARKOT )
Birazdan Himalaya'ları görmek için 7,200 fit yükseklikteki Nagarkot'a
gideceğim. Tur görevlisi öğlen
1 gibi gelip beni alacak, 1 gece kalıp tekrar Katmandu'ya döneceğim.
Katmandu'da bir gece kalıp milli
parka geçecegim.
Görevli geldi ve beni otobüse götürdü, yine birkaç gezgin var, şehir
içinden çıkıp Nagarkot yoluna saptık,
15-20 dakika sonra otobüs arıza yaptı, yarım saatlik tamir molasından
sonra bol virajlı, harika manzaralı
yoldan yüksele, yüksele tepeye vardık. Rezervasyon yaptığım oteli bulup
yerleştim, hava puslu ve bir şey
gözükmüyor, otel görevlisi sabah harika bir manzara görebileceğimizi ve
güneş doğmadan bizleri kaldıracağını
söyledi.
Yamaç kenarında bir cafeye gidip manzaraya karşı çay içip, akşam
yemeğini yiyip yattım.
08/Mart/2003 21. gün ( NAGARKOT )
Saat 06:00 gibi kalkıp otelin terasına çıkıp beklemeye koyulduk. Evet,
güneş doğmaya başladı ve harika bir
manzara, Himalaya'ların sıra, sıra yüksek tepeleri belirmeye başladı,
dünyanın çatısı Himalaya'lar karşımda.
Kahvaltı yapıp otobüs saatini beklemeye başladık, saat 10:00 da hareket.
Katmandu'dayım, otelin terasında notlarımı deftere yazarken Varanasi'
deki otelde yan oda kalan kızı aşağı
cadde görüyorum çanta sırtında galiba otel arıyor, 2'ci bir şans.
Nagarkot dönüşü çantayı otele bırakıp, Budistler için önemli olan büyük
Stupa'ya gittim, büyükçe bir yarım
dairenin üzerinde kare bir yapı ve karenin 4 yanında yine budanın
gözleri, bu Stupa çok hoşuma gitti ve bayram
yeri gibi süslü. Etraf da bolca genç ve yaşlı Budist var. Şirin bir
cafe'nin en üst katına çıkıp güzel bir çay eşliğinde
etrafı ve Stupa'yı uzun, uzun izledim.
Buradan çıkıp mini bir dolmuşla nehir kenarındaki ölü yakılan bir Hindu
tapınağına gittim. Geldiğim kapı sadece
Hindulara ait girişmiş, bende bir kaç genci takip ederek nehir kenarına
gelip biraz tırmanarak biraz inerek nehri
geçip tapınağın karşı tarafına geldim kapı falan yok. Karşımda yine aynı
manzara, ölü yakma töreni.
Tapınak içinde gezinip bir kaç resim çekip kapıya yöneldim, meğersem
giriş buradanmış, neyse çıktım.
Otelin terasında güzel bir yorgunluk çayı içtim.
Nagarkot'ta
rüyamda onu gördüm...
09/Mart/2003 22. gün ( CHİTWAN MİLLİ PARK )
Sabah 06:30 da rezervasyon yaptırdığım firmanın yetkilisi beni alıp
otobüsün kalkacağı yere
götürdü.
Korktuğum başıma geldi, çantayı bagaja verirken bel bağlama tokasına
ayağımla basarak kırdım.
Bu şirin kente veda edip yine bol virajlı ama bir o kadarda güzel bir
yoldan yaklaşık 5 saat süren
bir yolculuktan sonra bir köye geldik, beni orada otelin yetkilisi
karşıladı. kalan yolu jeeple devam edeceğiz,
ben dahil 13 kişi jeep'e dolduk, bunlar gideceğimiz köyde çalışanlar ve
köyün gençleri olsa gerek,tozlu
bozuk bir yoldan otele geldik.
Otel, milli parkın dışında yeşillikler arasında harika bir yer, hemen
hoş geldin, kayıt ve öğlen yemeği
verdiler. Odaya yerleşme ve 2 saatlik bir dinlemeden sonra bir rehber
çocuk beni alarak köyü ve çevreyi
gezdirdi. Bir yerde işçi filleri gördük ayaklarından yerdeki kazığa
zincirle bağlılar, resim çekmek için
yaklaştım, rehber çocuk uyardı "fazla yaklaşma" zaten niyetim yok, yarın
fille ormanda safari var bakalım
nasıl geçecek.
Orman girip nehir boyunca yürüdük, rehberin verdiği dürbünle çeşit,
çeşit kuşları izledim, en güzeli şu
meşhur Balıkçı kraldı. Nehrin biraz ilerisinde bir cafeye oturup güneşin
batışını izledik; manzara harika.
Akşam yemeğinden sonra 2 Japon kız, ben ve rehber, turistler için
yapılan yerel halk dansları gösterisine
gittik, eh güzeldi.
Bunları odanın hemen önündeki bahçede yazıyorum, otelin köpeği gelip
ayaklarımı yaladı. Yarın yoğun
bir gün, sabah 06:30 da kalkacağım. 2 saatlik orman içi yürüyerek
safari, fil üstünde orman safari ve kuş
izleme programı var, namusuz köpek bana bakıp, bakıp yalanıyor.
10/Mart/2003 23. gün ( CHİTWAN MİLLİ PARK )
Gece yine misafirim vardı, tavanda kocaman bir örümcek, aslında misafir
olan benim, buralar onun yeri.
Kahvaltıda otel müdürü ve garsonla anlaşabildiğiz kadar sohbet ettik. Bu
otele hiç Türk gelmemiş ben
ilkmişim eminim bir çok yer dede öyle olacak, umarım gezi boyunca bir
Türk'e rastlarım. Birde karayolu ile
gelip tekrar Hindistan'a dönüp oradan tekrar karayolu ile dönmeme çok
şaşırdılar, şunu biliyorum bir çok
gezgin karayolu ile gelip ülkelerine uçakla dönmekteler ama ben geliş ve
dönüşü tamamen karayolu ile yapmayı
kafaya koymuşun, ne olursa olsun tamamlayacağım.
Rehber çocuk geldi ve nehir kenarına gidip orman gezisi için isim kayıt
ettirdik, güvenlik acısından 2 saat
sonra dönemiz gerekiyormuş.
Bir kanoya 3 rehber, ben ve turist bir kız bindik, sabah saatleri bolca
kuş ve pusuya yatmış timsahların
yanından geçtik. Rehber uzun burunlu timsahların pek saldırgan
olmadığını ama diğer türün saldırgan
olduğunu anlattı.
Karşı kıyıda indik, ben ve iki rehber bir yana diğer turist kız ve
rehber diğer tarafa yöneldi, yani ayrıldık.
Ormana daldık, elimde uzun bir değnek rehberleri takip ediyorum, hayvan
görünce panik olmamamı ve bir
ağaç arkasına saklanmamı söyledi, ne var ki orman o kadar tehlikeli
gözükmüyor yada bana öyle geldi. Bolca kuş
türü, orman tavuğu ve maymun sürülerinden başka bir şeye rastlamadık.
Ara sıra ağaç tepelerine çıkıp
sağı solu gözetliyorlar, asıl aradıkları tek boynuzlu gergedan ama
maalesef denk gelemedik.
Kanonun beklediği yere giderek nehrin karşı kıyısına geçtik, otele dönüp
yemek yedikden sonra ben
ve 3 turist -biri bayandı ve güzeldi,- fil sırtına binip asıl sık ağaçlı
balta girmemiş bir ormana daldık.
Hayvan bayağı büyükmüş, sanki 1 katın balkonunda oturur gibiyim.
Orman harbiden ürkütücü, fil bile ağaç aralarından zor geçiyor, orman
tabanı olduğu gibi bitki kaplı. Biraz
sonra bizim gibi geziye çıkmış bir fil kafilesi bir yere bakıyorlar
bizde yanaştık. Nesli tükenmekte olan tek
boynuzlu gergedanlar, biraz izleyip yolumuza devam ettik.
Bunları yazarken Japon kızlar kikir diye kikir diye geliyorlar, benim
yan odada kalmaktalar, nereli olduğum
sorduralar Türk'üm dedim, "o turko" dediler. Bir tanesi Türkiye'ye
gelmek istediğini söyledi.
Neyse orman dönelim, biraz sonra bir nehir kenarına geldik, yine
timsahlar sıra sıra dizilmişler herhalde
pusudalar.
Nehrin sığ bir tarafından karşıya geçmek için nehre girdik. Bizim fil
ilafsız 10 dakika su içti, biraz ileride
yine gergedanlar var ama Asya kaplanı göremedik.
Gezi bitişi nehir kıyısına gidip bir fil sahibine 50 ruppi vererek
anlaştım. Nehirde fille banyo yapacağız.
Başladık fille beraber yıkanmaya, sırtına çıkıp durmaya çalışıyorum oda
beni hortumu ile ıslatıp duruyor,
kendini bir sağa bir sola yatırıp yıkıyor, bende üstüne çıkıp durmaya
çalışıyorum nafile, bu harika banyodan
sonra nehir kenarına oturup çay söyledim, bu yorucu ama bir o kadarda
keyifli günü çay içip güneşin
batışını seyrederek noktaladım.
Odadayım, saat 20:43, yemeği yedim ve bunları yazıyorum. Birde yemekler
harikaydı, hele öğlen verdikleri
yumurta çorbası enfesti. Yarın buraya veda ediyorum, benim için keyifli
geçen yerlerden biriydi, bu köyün
ismi THURA imiş, köyü yarın sabah saat 10 gibi terk ediyorum. Otobüsüm,
Nepal'ın bir diğer şehri Pokhara.
Nehir kenarında yine uzun düşüncelere daldım, o kadar çok şey geldi ki
aklıma hatta bir ara kendi kendimle
konuştum, zaman ne kadar hızlı geçmiş hele o tatlı günler...
Bir fırsat olsa da Faruk'la Afrika'da şöyle 1 ay sürecek safari
yapabilsek.
Pokhara'da 2 gece kalmayı düşünüyorum, oradan tekrar Hindistan'a
döneceğim. Sanırım 1 ay daha
kalacağım ve sonra eve dönüş, galiba biraz zorlu geçecek.
Galiba nezle oldum, burnum harıl harıl akıyor ve dudağımda uçuk çıktı.
Faruk'un verdiği antibiyotikten içmeye
başladım, umarım uzun sürmez. Bu arada gecenin bu vakti sana ne diyeyim
Faruk ah,ah. Oğlanda büyümüştür.
Çocuk sahibi olmak, dünyaya sahip olmak gibi bir şey herhalde.
Bazı şeyleri ve bazılarını özlüyorum, nerede ve ne yapıyorlar, lanet
olası.
Bu arada ucuz Nepal sigarasını arka arkaya yakıyorum.
11/Mart/2003 24. gün ( NEPAL / POKHARA )
Otobüs yine eski püskü, neyse ki şoför yanına oturdum ayaklarımı
uzatabiliyorum, yol yine virajlı ama
manzara yine güzel, 19 km yolu 5 saatte geldik
Pokhara minik bir göle sahip küçük şirin bir kasaba, genelde treking
için tercih edilen bir yer, benim böyle
bir niyetim yok. Terası göl manzaralı bir otele yerleştim, çantayı
bırakıp cadde boyunca yürüyüp dar bir
sokaktan göl kenarına inerken Momo yapan bir yer gördüm ve hiç
düşünmeden girdim. Momo'nun nasıl
yapıldığını burada gördüm. Koca bir kazan üstünde elek var hamurlar bu
eleğin içinde altta kaynayan suyun
buharı ile pişmekte, 2 tabak yedim.
Göl kenarında çay içip otele dönüşte sınıra bilet aldım .2 Mango 2 bira
alıp terasta içmeye başladım.
Burada 1 gece kalmaya karar verdim. Sabah erkenden sınıra hareket, sabah
06:30 da.
12/Mart/2003 25. gün ( SINIR / GORAKPUR )
Sabah otel görevlisinin uyandırmasıyla kalkabildim, iyi ki çocuğa
söylemişim. Apar topar taksiye atlayıp
garaja geldim, zaten otobüste daha gelmemiş.
Yine eski püskü dökülmekte olan bir mini otobüse diğer gezginlerle
doluştuk.
Saat 12:30 gibi Nepal'a veda edip sınırı geçtim, yine renkler ülkesi
Hindistan'dayım.
Daha sınırı geçer geçmez kalabalık tekrar başladı. Hemen bir otobüse
Gorakpur için bilet aldım,aman
Allahım! otobüs tıka basa dolu, bana düşen koltuğun sırt dayama yeri
yok, yandım anam.
Felaket bir yolculuktan sonra apar topar inip istasyona gittim derdimi
anlatıp ilk tren için Delhi'ye
bilet istedim. Tren perona yeni girmiş saat 18:10 gibi, benim sadece
oturma yeri, yataklıda yer yoktu. Trene
bindim, oturma yeri bile yok geceyi nasıl geçireceğim ?, biraz kapının
orada ayakta durdum, sonra Hint'linin
biri bana yer verdi kendide yan koltuklara sıkıştı. Sabah 8 civarı
Delhi'de olacağım.
Küçük bir fındık faresi yerdeki fıstık kabuklarını gelip gelip kokluyor,
namusuz birde şirin ki, uzun süre
izledim. Tren yine renkli, satıcılar, dilenciler, çalgıcılar ...
Akşam olunca halk yanlarına aldıkları yiyecekleri elle, çoluk çocuk
afiyetle yedi. Bende molalarda
muz, mandalina, omlet, fıstık ne bulursam karnımı doyuruyorum.
Aslında trenler çok rahat. Yataklı olanda seyahat pekte güç değil,
tavanda her kısım için 3 vantilatör var
ama yinede sıcak ve havasız oluyor.
Delhi'de kalmadan hemen Jaipur'a yani Hindistan'ın turistik eyaleti
Racajtan'a geçeceğim, yani dönüş
rotam, dönüş dedimse bu da bir ay sürecek. İstanbul' dan ayrılalı tam 25
gün olmuş.
13/Mart/2003 26. gün ( DELHİ / JAİPUR )
Sabah çaycıların sesiyle uyandım, gece uykusuz ve sıkıntılı geçti.
Kendimi biraz bitkin hissediyorum.
Aman Necmi kendini salma, bir çay iç kendine gelirsin.
Hava aydınlanmaya ve Delhi'ye yaklaştıkça yol kenarlarında, ağaç
diplerinde yanında 1 kap su ile
büyük tuvaletini yapanlar, hem de neredeyse yan yanalar.
Bitkin bir halde trenden indim, önceden bildiğim turist ofise çıktım
daha açılmamış,. Bir kaç gezginle
beklemeye başladık. Jaipur'a ilk tren 15:05 da, yol 5 saat, bileti ucuz
sınıftan istedim ama yokmuş. 2 . sınıftan aldık. Yatarak giderim,
birazda dinlenirim.
İstasyondan çıkıp önceden kaldığım sokağın başına gelip omlet yiyip, nar
suyu içtim. Merkeze gelip
bir internet cafeye girdim, bakalım İstanbul'dan haber var mı. Faruk'tan
mail var, herkes iyimiş bende bir mail
yazıp çıkdım.100 $ dolar bozdurdum, hesaplarım tutuyor yani para durumu
iyi.
Eski Delhi'ye doğru yürümeye başladım, yorgunluğum arttı sanki, çanta
100 kilo gelmekte. Bir rişkaya
binip Red Fort kalesine doğru koyuldum, bir kavşağa geldik, yani kimse
dönüp bakmasa katıla katıla
güleceğim. Sabah trafiği ortalık acayip kalabalık, kavşak arapsaçı,
insanlar rişkaların üzerini basarak geçiyor.
Yük arabaları rişkalar birbirine girmiş durumda, bu kargaşanın tam
ortasında bir inek ne sağa
gidebiliyor ne sola öylece duruyor, insanlardan gık çıkmıyor sanki bir
mucize olacakta yol açılacak.
Tam tamına 15-20 dakika öylece kaldık, eli sopalı trafik polisleri geldi
zar zor düğümü çözdüler.
Kaleye verdiğim giriş parasına acıdım! kalenin dışardan görünüşü daha
güzelmiş
İstasyonda bol suyla ayaklarımı 2-3 kez yıkadım, bunu da yapmazsam
rahatlayamayacağım. Tren peronda
daha kapıları açık değil, her vagonun kenarına bilgisayardan çıkma isim
listesi asılmakta buradan isim
kontrolü yapabiliyorsunuz Büyük bir ekrandan tüm trenleri takipetmek
mümkün. Yani fakir gözüken
Hindistan bu olaylarla insanı şaşırtmakta, neden mi ? bizde otobüs
kazası olsa, tren kazası olsa kimlik
tespiti ölülerin üzerinden çıkan kimliklerle yapılır yani demek
istediğim o tren veya otobüste kim var
kim yok bilinmez, yani otobüs firmasında bir isim listesi yoktur .
İran'da da aynı şekilde isim alıp bileti
bilgisayardan çıkartıyorlar, belki orada devrim yasasıdır.
Tren yine renkli ve kalabalık. İlk defa homoseksüel biri karşıma
dikilerek ellerini sert bir şekilde
birbirine vurup para istedi, bende kafayı sallıyarak "no" dedim -asılda
biraz şaşırdım,- oda bana İngilizce
"siktir" gibi birşey söyledi. Para verebilirdim de o an duraksadım.
Renkli ve enteresan bir tipti.
Yanımda oturan ve diğer taraflarda da bulunan adamlar sanırım din
görevlileri idi, bir bay ve bayan
durmadan çay ve yiyecek bir şeyler getirip adama veriyorlardı. Dikkatimi
çeken, bir görevlide bizim
orayı arasıra kolaçan etmesiydi. Ne olduklarını anlayamadım. İkram yapan
kızla birkaç kez göz göze
geldik, bir ara gelişinde pasta gibi bir şey de bana ikram etti, hoş
kızdı.
Akşam üzeri Jaipur'a vardım. Daha istasyondan çıkmadan buranın turistik
bir eyalet olduğu anlaşılıyor.
Tertemiz ve düzenli. Rişkacılar etrafımı sardı, kanım ısınan birine
hemen tamam dedim, bildiğim otel ismini
söyledim oda bana oranın pahalı olduğunu söyledi ve kendi oteline
götürmek istedi, önce benim otele
gittik, pahalı, tamam dedim senin otele gidelim, adam adını söyleyip
duruyor ayyup, ayyup meğer adam Müslüman
ve tam adı Muhammet Eyüp imiş. Otele geldik ucuz sıradan bir otel.
Çamaşırlarımı yıkayıp bir duş aldım.
Birde Eyüb'e yanımdaki İsviçre çakısını hediye ettim, beni ve Türkiye'yi
hatırlasın diye.
14/Mart/2003 27. gün ( JAİPUR / PEMBE KENT )
Deliksiz uyumuşum, sabah biraz yatak keyfi yaptıktan sonra sokak
satıcısının biriden 2 tane patatesli
börek yedim.
İstasyon yönüne yürüyerek eski Jaipur'u sordum ve o yöne doğru yürümeye
başladım. Bir rişkacı ile
anlaşıp rüzgar sarayına geldim. Önce duvarın arka tarafını gezdim, sonra
dışarı çıkıp duvarın caddeye
bakan kısmını gördüm. Duvar yukarı doğru incelen yarı apartman boyunda
ve dış cephesi çok güzel
işlemeli, küçük pencereleri bulunan harika bir hapı, bu duvar eskiden
caddede yapılan törenleri bayanlar
izlesin diye yapılmış. Kente geniş ve çok güzel bir cadden girdik.
Kentin tamamı pembe yapılarla dolu ve
harika bir mimari.
Şehirde bir hazırlık var, tam olarak anlayamadım. Renkli renkli tenteler
kurulmuş, koca koca su
ve yemek kazanları cadde kenarlarına dizilmiş. Birde 4-5 metre
boylarında parlak kağıttan ve şeffaf
naylonlardan yapılma camiye benzer maketler, meğerse Müslümanların
festival günüymüş, ama ne
festivali olduğunu anlamadım.
Bir sokak kahvesine oturup etrafı seyrederek çay içip tekrar caddelerde
dolaşmaya başladım. Adamın
biri yanıma yaklaşıp sohbet etmeye başladı, bende ona fil festivali bu
tarihlerde var mı diye sordum
oda yok dedi, demek ki benim bilgim yanlışmış. Adam rişkacı çıktı, ucuz
bir fiyata fil mahallesini ve
şehri gezdireceğini söyledi, anlaştık iyide oldu. Yayan gezemeyeceğim
bir çok ara sokaklara girdik
çıktık ve çoğu Müslüman mahallesiydi, birde küçük küçük camiler gördüm.
Fillerin olduğu bir mahalleye geldik neredeyse her evi bahçesinde bir
fil bağlı. Genç bir kaç çocuk bir
fili boyuyorlar, neden diye sordum, turistleri gezdirmek içinmiş.
Bayağı bir gezdikten sonra beni bir sarayın girişinde indirdi, saray
eski bir Mihrace sarayı,kentin
İsmi de Mihrace 2. Singh'ten gelmekte bu racalar savaştaki ustalık ve
cesaretleri ile ünlü imişler,
zaten sarayın içerisinde de çok güzel bir silah müzesi var.
Oradan çıkıp Jantar Mantar'a girdim. Burası eski bir gözlem evi, içerisi
çok ilginç yapılarla dolu.
Bu yapılarla zamanında çok geniş bir astronomi gözlemi yapılıyormuş.
Caddeler bir anada kalabalıklaşmaya başladı. Kazanlarda yemekler
pişiriliyor. Bir rişkacı
uygun fiyata ilginç yerlere götüreceğini söyledi, bindim ve mümkünse ara
sokaklardan gitmesini
söyledim. İlk olarak bir Hindu tapınağına getirdi, oradan bir göl
ortasında bulunan bir saraya uzaktan
baktık, oradan yine bir sarayın bahçesini gezdik ve adam esas konuya
geldi, yani alışveriş, ama şunu
açıkça söyledi "almanız önemli değil, ben götürdüğüm zamanda cüzi bir
para veriyorlar", bende hepsine
götür dedim.
Bir kaç yere uğradık, bende birinden küçük kumaş üzerine bir yağlıboya
fil resmi aldım.
Caddeleri trafiğe kapattılar, polis sayısı da arttı, bende bir kenara
oturup çay içip izlemeye
başladım. Biraz sonra aşağı cadden kalabalık bir konvoy davullar
eşliğinde, sırtlarında maketlerle
meydana geldiler, sonra başka bir grup, başka bir grup. Meydan ana baba
gününe döndü, farklı
yerlerde davullar çalıp dans ediliyor,başka bir yerde tahta kılıçlarla
gençler birbirleriyle dövüşmekte.
Uzunca bir süre kalabalığı izleyip otele doğru yürümeye başladım.
Burası Racajtan eyaleti ,bu eyalette daha sırası ile, Pushkar, Bikaner,
Jaiselmer (tar çölü),Udaipur,
Jodhpur şehirlerini gezeceğim.
Odadayım, günlük hesapladığım 10 $ ortalamanın 2 $ üzerindeyim,
ortalamayı düşürmem lazım
zaten bu ortalamanın içinde ekstra harcamalarda var, yani hesabım
tutuyor.
Şehirde tartıldım 82 kiloyum yola çıkarken 87'dim 5 kilo vermişim, buda
normal.
Tahmini, Bombay ve Goa' dan sonra yol dahil 12 Nisanda İstanbul'da
olurum. Yol gözümde büyüyor!.
15/Mart/2003 28. gün ( JAİPUR / PUSHKAR )
Ulan sabah, sabah Ajmer için bir sağa bir sola, bir içeri bir dışarı
istasyonda dolanıp duruyorum.
Ne demek istediklerini tam olarak anlamıyorum. Neyseki sonunda bir bilet
alabildim.
Tren boş 7-8 kişi var, 2,5 saatlik yoldan sonra Ajmer'e vardım. Buradan
20 dakikalık Pushkar için
otobüse bindim. Kısa bir yolculuktan sonra inip otel aramaya koyuldum.
Gölü gören bir otele yerleştim.
Burası harika bir yer, küçük bir göl ve göle inen merdivenler, şirin bir
çarşı, harika yapılar ve bolca
hippi kılıklı gezgin var. Bir yer bulup tabak büyüklüğünde arası
sarımsaklı, baharatlı, erimiş peynir,
domates ve patatesten oluşan tavada kızartılmış ismi Nan olan sandviçi
bir güzel yedim.
Çarşıdaki küçük dükkanları dolaşarak milletin güneşi batırdığı yeri
buldum, hemen hemen herkes
burada, acayip bir mistik hava var. Burası beni etkiledi. Gölün
kenarındaki merdivenlere millet
oturmuş, büyükçe bir ağacın altındaki 2 davulcunun harika bir ritimle
çaldıkları davulları dinlemekteler. Yoga yapanlar,
çubuklarla gösteri yapan Japon'lar, yine uçlarında ateş yanan iplerle
gösteri yapan gezginler, yerel
çalgıcılar, yani ortam harika. Davullar güneş batana kadar susmadı ve
güneş batınca davulcular para toplamaya başladılar.Ellerine sağlık.
Göl manzaralı bir restoran bulup karnımı doyurup otelin terasına geldim.
Burayı çok
(Pushkar)sevdim.Yarın bolca resim çekeceğim. Birde çarşıda gözüme
kestirdiğim gömlekler var, onları almayı düşünüyorum.
16/Mart/2003 29. gün ( PUSHKAR )
Erken kalkıp güneş doğmadan terasa çıktım. Hint halkı sabah ritüelleri
için merdivenlere gelip
dua ve temizlenmelerine başladılar ve bolca da maymun var.
Aç karnına 2 sigara ve çay içtim, midem kötü, kahvaltı için aşağıya
indim ve açık büfe veren
uygun bir yer buldum. Bolca papaya, mango, muz, kaşar, reçel, omlet,
yedikçe yedim. Uzun zamandır
böyle yememiştim ve toplam 1 $ verdim.
Odaya dönüp küçük penceremden gölü, halkı izlemeye koyuldum. Pencerenin
altıda maymun dolu
gölgeye sığınmışlar. Çamaşırları yıkayıp 3 saate yakın uyumuşum.
Çarşıda alışveriş yapıp, büyük bir tapınağı gezip eşyaları odaya bırakıp
güneşi batırmak için aynı
yere gittim, yine aynı renkli görüntüler.
Akşam yemeğini otelin terasında yedim, sebzeli, patatesli bir pilav ve
bira söyledim. Ulan bir pilav
bu kadar lezzetli yapılır. Birde aldığım gömlekler çok hoşuma gitti.
Yarın 1 ay olacak İstanbul'dakiler ne yapıyor acaba oziyi , zeynoyu çok
özledim birde anamı.
Seneye bu zamanlar daha doğuya gitmeyi planlıyorum, Kamboçya, Laos,
Vietnam falan, bakalım
para toparlayabilecek miyiz.
Şu Hint halkını da iyice sevmeye başladım acayip sakin ve dost
yanlısılar, birde şu ipe asılmış
yazı sitilleri yok mu harika, hele inekler her yerdeler, ne karışan var
ne kızan, temizlik desen
umurlarında değil, pislik felsefeleri, tanrıları da bolca neredeyse
herkesin bir tanrısı var.
Yolum yine buralara düşebilir.
17/Mart/2003 30. gün ( JODHPUR )
Gece çok güzel bir rüya gördüm. Şapkalı, benim için ağlayan bir kız, cam
içerisinde biblolar, köprü
üstündeki vedalaşma, sarı kıvırcık saçlı küçük kız.
Sabah geç uyandım. Terasa çıkıp uzun süre gölü izleyip, çarşıya inip
birtane nan yedim. Bugün
buradan ayrılıyorum, odayı boşaltıp Ajmer'e geri döndüm. Ama burası
aklımdan hiç çıkmayacak.
Büyük Hint çölünün bulunduğu Jaiselmer'e geçmek için tren ve otobüs
sordum bugün yokmuş, bende
rota değiştirerek Jodhpur'a gitmeye karar verdim. Şansım yaver gitti ve
iyi bir otobüse bilet aldım, tren
yokmuş, Otobüsün en arkasına oturdum. Yavaş yavaş arazide çölleşmekte,
yani Tar çölü başlıyor.
Yol kenarlarında bol cana hayvan leşleri var. Jodhpur'dan sonra
Jaiselmer'e geçip orada deve ile
çölde 1 gece kalmalı safari yapmayı düşünüyorum.
Otobüsten inip bir rişka ile saat kulesinin olduğu yere geldim. Bu
şehirde mavi şehir olsa gerek. Çoğu
bina maviye boyalı ve bu kentte bayağı kalabalık .
Bir otelle anlaşıp çantayı bırakıp otelin terasa çıktım. Oldukça büyük
bir kale ve tapınak gözükmekte birde
şehrin maviliği daha net gözüküyor. Bir çocuk yanıma geldi şehir turu
isteyip istemediğimi sordu, ama bu
arada şunu söyledi yarın Holi bayramıymış her yer kapalı olurmuş,
bildiğim, bu boya bayramı, insanlar
yüzlerini vücutlarını boyayıp birbirlerine boya atmaktalar. Yarın renkli
geçecek.
Çarşıya inip biraz gezindim, saat geç olmak üzere, biraz meyve, cips ve
bira alıp odaya geldim.
Saat 11:15 odadayım, çamaşır işini hallettim. Yola çıkalı 560 $
harcamışım, bu rakam iyi, yani 140 $ kadar
limitim daha var. 20-25 gün gibi bir zaman kaldı, bazen kendimi yorgun
ve halsiz hissediyorum. Sanırım
hastalanmadan dönebileceğim ve hiç tatsız olay yaşamadım , oteller,
tren, sokaklar şimdilik güvenli, yani
İstanbul'da bazen yaptığımız muhabbetlerde acabalar geçekleşmedi. Şaka
gerçek arası 2 yıl
boyunca gideceğim gideceğim dedim durdum, iş ciddiye son 6-7 ay kala
bindi ve buda planlar, hesaplarla geçti.
Yalnız gelmek tabi ki biraz zor oldu, şu bakımdan, konuşmak yorum yapmak
2 kişi ile zevkli olurdu.
Bazen kendi kendime konuşuyorum, aslında yalnız daha iyi oldu, çok
durgunlaştım ve düşünecek çok
vaktim oluyor. Bu gezinin sonuçlarını sanırım dönünce daha iyi
değerlendireceğim.
18/Mart/2003 31. gün ( JODHPUR )
Yukarı çıkıp kahvaltı yapıp aşağıya indim. Büyük bir tepsi içinde
kaynatılan manda sütü satan bir yere
girip büyük bir bardak içtim.
İnsanlar yüzlerini ve vücutlarını rengarenk boyamışlar, çalgılar
eşliğinde dans
ediyorlar. Bazı gezginlerde danslara katılmakta, bende bir gurubun
arasına girdim, onların ritmine
uyarak başladık dans etmeye.
Otele dönüp biraz oturdum ve ortalık öğlen vakti iyicene kalabalıklaştı.
Millet birbirine boyalar
atmakta ve öbek öbek gençler çılgın gibi dans ediyorlar.
Teras da Müslüman bir Hintli yanıma geldi, ismi Baykan'mış, abisi
Jaiselmer'de otel müdürüymüş.
Otelde makul fiyata kalıp çöl safari yapabileceğimi söyledi ve otel
broşürünü verdi. Kafama yattı.
Biraz uyuyup aşağıya indim, her yer kapalı millet coşkuyla dans ediyor.
Resim çekip, biraz meyve
alıp otele döndüm. Otelin internet cafesin de maillere baktım, Ozi hala
bana kızgınmış, dostum Faruk
biraz sıkıntılı imiş, bende bir mail atıp odaya döndüm.
Oda sıcak, tavandaki vantilatör acayip ses yapıyor, şuan Tar çölünün
bulunduğu Kuzeybatıdayım
sanırım Güney'e indikçe yani Bombay ve Goa daha sıcak olacak, zaten bu
aylardan itibaren
sıcaklarda bastırmaya başlıyor.
19/Mart/2003 32. gün ( JODHPUR )
Sabah serinliğinde kaleye ulaştım. Yüksek bir tepede kurulu , iç ve dış
mimarisi ile görkemli bir yapı.
Kaleden çıkışta kavun büyüklüğünde, ismini şimdi hatırlamıyorum,satıcı
bir meyvenin üstünü keserek verdi. Kamış ile içindeki suyu içtim, adam
sonra meyveyi keserek içini sıyırıp verdi, onu da yedim.
Oradan bir rişka ile içerisinde Jain tapınakları ve beyaz maymunlar
bulunan güzel bir bahçeye geldim.
Girişte 1 torba fıstık aldım, gördüğüm 1-2 maymuna biraz fıstık attım.
Biraz sonra bir maymun ordusu
üzerime doğru koşmaya başladı, torbayı atıp hemen kenara çekildim. Kısa
sürede benim fıstıklar bitti.
Jain tapınakları çok etkileyici, Jain'ler ağızlarında maske, ellerinde
küçük süpürge taşıyan ve
bilerek veya bilmeyerek hiç bir canlıya zarar vermeyen dine mensublar.
Saat kulesinin oraya dönüp gezinmeye başladım. Mango alıp bir kenarda
ayaküstü yerken, ineğin biri
yanıma yaklaştı, bende kabukları onun ağzına verdim. Yedi ama peşimi
bırakmıyor, biraz anlatmaya
çalıştım, ulan başka yok işte, bir sağa bir sola ineği atlattım.
Bir ara sokakta bit pazarına girdim, neler yok ki, fi tarihten kalma
eşyalar. Biraz daha dolaşıp otele
geldim. Duş alıp dinlendikten sonra tren istasyonu gidip, Jaiselmer'e
bilet alıp trene bindim. Tren 1
karış toz içinde, belli ki çöl kumu, yerimi bulup temizledim ama biraz
sonra kondüktör geldi ve yerimin diğer vagonda olduğunu söyledi.Vagonda
4-5 kişi var, tren kalabalık değil.
20/Mart/2003 33. gün ( JAİSELMER / TAR ÇÖL'Ü )
Bol tozlu bir yolculuktan sonra saat sabah 6 gibi Jaiselmer'e ulaştım.
İstasyon dışında bekleşen otel ayakçılarının arasından Jodhpur'da
tanışdığımız Baykan beni buldu ve otele geldik. Bir gurup safariye
çıkıyorlarmış, bende anlaşıp guruba katıldım. Buarada
Amerika Irak'a saldırmış, bunu öğrendim. Bakalım(Amerika) ne halt
yiyecek.
Kısa bir hazırlıktan sonra jeepe bindik. Önce bir Müslüman mezarlığını
gezdik, sonra çok güzel
taş işlemeciliği olan bir Jain tapınağı, bir köy ve sonra develerle
buluştuk. 1 İngiliz, karı koca Slovak, 2
deveci ve ben.
Yükleri, eşyaları develere bindirip deve paylaşımı yapıp çöle doğru yola
koyulduk.1 gece 2 gün çöldeyiz.
Yemekler ve su fiyata dahil toplam 20 $.Bunları yazarken ezan okundu,
çok gür ve net, özlemişim.
Hava yavaş yavaş ısınmaya başladı, arazi çorak ve çok az bitki var tam
olarak daha kum değil.
Devenin oturma yeri biraz rahatsız, kasıklarım ağrımaya başladı. Benim
devenin ipi ismi Bilal olanın
elinde, diğerleri serbest olarak yol alıyorlar. Deve paylaşımında Türk
olduğumu söylemiştim, devecide
"o strong man" yani sağlam Türk demeye getirdi, evet ilerleyen saatlerde
bunu anladım. Deve huysuzlaştı ve aniden
çöktü, bende kendimi var gücümle boşa attım. Deve yerde tepinmeye
başladı, her halde kumlarla
kaşıntısını giderdi, ulan şimdi sırası mı. Arkamdaki Slovak'ta
devesinden indi, başladık yürümeye, zaten
kasıklarımda ağrımaya başlamıştı.
Hava iyicene ısındı. 2 büyük su bitirdim. Deveciler birazdan yemek
molası vereceğimizi söylediler. Bir ağaç gölgesi bulup mola verdik,
deveciler yemek yapacak.
Sebzeleri bir güzel doğradılar, diğeri ekmek hamuru yapmak için bidondan
su aldı, suyun rengi
kahverengi yani çamur rengi, acayip ilkel şartlarda yemeği yaptılar,
yedik. Ne yalan söyleyeyim
acayip lezzetliydi. Meyve ve çay içip şiltelerin üzerine yayılıp biraz
şekerleme yaptık.
Tekrar deve bindik. Ulan inşallah bizim deve yine huysuzluk yapmaz.
Sıcakta yürünecek gibi
değil, güneş tam karşıdan vuruyor, gömleği kafaya sardım ara sıra
ıslatıyorum. Bilal dönüp beni
uyardı "içme suyunu kullanma ben sana bidondan veririm", öyle ya
çöldeyiz su lazım.
Ulan insan acayip su hayalleri kuruyor, nehir olsa girsek, hadi göl
olsun, bunları boş ver hortuma
bile razıyım. İnsan 1 pet şişenin, 1 ıslak tişörtün ve ağaç gölgesinin
değerini daha iyi anlıyor.
1,5 saat sonra deveden indim. Kasıklarım yine sızlamaya başladı. Manzara
uçsuz bucaksız çöl manzarası. Bir süre sonra küçük bir köye geldik,
develerden önce su yalağının, yani kuyunu yanına koştum, pet şişeyi
doldurup doldurup kafamdan aşağıya döktüm, su neymiş be.
Çöl de yabani
develerde var, sanırım gördüğüm iskeletler bunlara ait. Develer için
küçük su
göletlerinde mola veriyoruz ama develer fazla su içmiyorlar, idareli
kullanıyorlar.
Geceyi geçireceğimiz yere geldik, o felaket sıcakta azalmak üzere.
Develerin yüklerini boşaltıp
develeri az ilerdeki çok az olan çalılıklara götürdüler ve dönüp yemek
hazırlıklarına başladılar. Küçük
bir kamp ateşi yakıp bize de çay yaptılar.
Güneş battı ve hava serinledi, yıldızların altında kamp ateşi etrafında
yemeklerimizi yedik. Onlar
kendi aralarında sohbete başladılar bende bir şiltenin üzerine uzanıp
yıldızları seyrettim. Herkes
bir kenara kum üzerine yataklarını yaptı. Ay dolunay şeklinde olması
lazım ama hala doğmadı.
2 paket sigarayı bitirdim şu an 3 tane var bakalım ne yapacağız,
inşallah İngiliz'de paket
çoktur. Ay harika bir şekilde doğmaya başladı ve ortalığı ayın ışığı
sardı, harika bir manzara, 2 sigara
arka arkaya yaktım, kaldı bir tane. Çöl gündüz sıcak gece serin, yani
sıcak üzerine bu serinlik ilaç
gibi geldi.
21/Mart/2003 34. gün ( JAİSELMER / TAR ÇÖL'Ü )
Güneş doğmadan deveciler bizi kaldırdı .Ne rahat uyumuşum, açık havada
nasıl uyuduğumu
hatırlamıyorum. Deveciler kahvaltıyı hazırlarken bizde güneşin doğuşunu
izledik, keşke doğmasa.
Sıcak başlamadan dönüş yoluna koyulduk. Ama nafile kavurucu sıcak yine
başladı, sanırım hiç bir
güç beni bir daha çölü çıkartamaz ve Allah insanı çöle salmasın.
Sabah kahvaltıdan sonra son sigaramı yaktım, baktım bizim İngiliz sigara
içmiyor. Meğer o da
paketi akşam bitirmiş, bende bitirdim dedim. Gözü benim yanmakta olan
sigarada, yarıdan sonra
ona verdim ve derdimizi devecilere anlattık. Slovak karı koca sigara
içmiyorlar. Kaldık mı çölde
sigarasız, ulan bu yol nasıl biter. Yine deveden inip yürümeye başladım,
kumda yürümekte öyle
zor ki. Bir köye geldik, önce sigara işini halledip koşarak su kuyusunu
başına geldim ve yine
baştan aşağıya yıkandım.
Yemek molası verdik, deveciler yemek yaparken bizler perişan halde
şiltelerin üzerine uzandık.
3-4 saatlik yolumuz varmış, bir köye daha uğrayarak jeepin bizleri
alacağı yere geldik. Develer
ve devecilerle vedalaşıp otele geldik, duşun altına girip uzun süre
kaldım.
Otelin terasında yemek yiyip çay içip hemen yattım.
22/Mart/2003 35. gün ( JAİSELMER/ MASAL SAHNESİ )
Akşam yatmadan önce lobideki televizyondan biraz savaş haberlerini
dinlemeye çalıştım ama
çok bir şey anlamadım.
Şehre indim, aman tanrım sanki bir masal şehrindeyim. Bol işlemeli
evler, çarşı , kale, yani ortam
bir masal sahnesi gibi. Bir kaç ev gezdim hepsi birbirinden harika
evler, bir anda etkilendim, sanki
beni büyüledi bu şehir. Bu şehirde aşk yaşamak varmış, hele o kalenin
içi, geze geze bıkmadım.
1 kilo muz alıp bir köşede ben içini, ineklerde kabuklarını afiyetle
yedik. Yani kabukları ineklere
vermeyip çöp tenekesine atmak ineklere yapılan en büyük ihanet. Tekrar o
güzel kalenin içine
girip tam girişte bir cafeye oturup geleni gideni, ortamı uzun süre
izledim.Kalenin içerisinde halk
hala yaşamakta, yani cıvıl cıvıl bir yer. Kalenin çıkışında kukla satan
çocuklarla, çalgı satan bir aile
ve gezgin bir kız ile sohbet ettim.
Udaipur'a gitmek için akşam üzeri otobüsüne bilet alıp tekrar şehrin
sokaklarına daldım.
Otobüs hareket etti. Otobüs rahat ama yol yine berbat, bu kadar çukur,
bu kadar tümsek olamaz.
Sabah erken saatte Udaipur'da olacağım, ama bu masal şehri hiç
unutmayacağım.
23/Mart/2003 36. gün ( UDAİPUR )
Sabah sabah uyku sersemi otobüsten indim, kötü bir yolculuktu. Bir
rişkacıya beni göl kenarı
ucuz bir otele götürmesini söyledim. Otel görevlisi zar zor uyandı. Otel
çok ucuz ama felaket kötü
bir oda, bu saatte yapacak bir şey yok kabul edip kaldım. Biraz uyuyup
kalktım ve dışarı çıkıp otel
bakmaya başladım. Terası göl manzaralı bir otelle anlaşıp yerleştim.
Terasa çıktım, gölün ortasında güzel bir saray var ve otel olarak
kullanılmaktaymış. Ortalık acayip
sesiz, huzur verici, bir kaç İsrail'i genç çocuk var. Biraz oturup göl
kenarındaki merdivenlere indim,
halk sabah ritüellerini yapmakta.
Sokaklar inişli çıkışlı, yani yokuş. Birçok kağıt ve kumaş üzerine
yağlıboya minyatür resim satan
dükkan var, bende dostlara hediye etmek için10 tane fil resmi aldım.
Şehrin orta yerinde, girişinde
2 kocaman fil heykelleri bulunan ve taş işlemeleri harika bir tapınağı
gezdim, yine çarşının biraz
dışında hafif tepe bir yerde büyük ve güzel bir sarayı gezip bahçesinde
1 saate yakın oturup tekrar
çarşıya indim. İnsanlar çekilmiş ve yer yer dükkanlar kapalı, bazı
televizyon olan yerler kalabalık.
Birazdan dünya kriket şampiyonasının final maçı varmış, Hindistan -
Avustralya arasında. Bakalım
kim alacak, tabi ki benim gönlüm Hindistan'dan yana. Birde filin üzeride
bir adam, dar olan sokaklarda dolaşıyor.Sebze satan bir kadın filin
hortumuna domates koyuyor, filde ağzına götürüp afiyetle yiyiyor.
Su ve orta bir boy mango alıp otele geldim, mangoyu yiyip biraz uyumayı
düşünüyorum.
Bombay'a direk tren yok, yine otobüse bilet alacağım. Yarın öğleden
sonraya otobüs varmış, herhalde
alırım. Uyanıp çarşıdan sigara, su , bisküvi alıp odaya bırakıp doğruca
televizyon olan terasa çıktım, maç
başlamış durum Avustralya lehine. Güneş batmak üzere çorba ve pilav
söyledim, yiyip odaya indim, para hesabım tutmakta ama İstanbul'a
varışım sanırım 13 Nisan gibi, bakalım tutacak mı.
24/Mart/2003 37. gün ( BOMBAY'A YOLCULUK )
Büyük tapınağın olduğu yere gelip merdivenlere oturdum. Saat daha 11
civarı, otobüsüm saat 3 de.
Bir aşağı bir yukarı dolaşan turistler, yanıma gelen dilenciler,
satıcılar , etrafı izliyorum, bu arada
maçı Avusturalya kazanmış.
Yanıma 2 genç oturdu, başladık muhabbete, bir tanesi hemen mevzuya
girdi, coint, coint diyip duruyor
10 gr'ı 20 $ mış, konuyu değiştirdik, gelen geçen kızlardan konuşuyoruz.
Bombaya gideceğimi söyleyince "o harika herhalde orada malum yerlere
uğrarsın" demeye getirdi. Adam rişkacıymış, tamam dedi ben seni otobüse
götürürüm, yani bir konuda adamla anlaştık.
Otobüsün kalkış yerine geldik. Yine dökük bir otobüs ve oturmaktan kıçım
kemikleri ağrımaya
başladı. Sabah 7 gibi Bombay'da olacağım, fakat kalmadan Hindistan'ın
plajlarıyla ünlü Goa' ya gidip
deniz, güneş keyfi yapıp tekrar Bombay'a döneceğim.
25/Mart/2003 38. gün ( BOMBAY / GOA )
Sabahın ilk ışıkları ile Bombay'a girdik. Bir dar cadden geçmeye
başladık, yaklaşık 2 kilometre
boyunca küçük barakalar var ve içinde dışında yatan insanlar, görüntü
acayip sefil. Şoför beni bir
yerde indirdi, bir kaç kişiye goa' ya gitmek istediğimi söyledim onlarda
Dadar diye bir istasyona
gitmemi söylediler. Sabah vakti, ama sanki tişörtüme bir kova su
dökülmüş gibi. İstasyona geldim
ve acayip kalabalık, her gişenin önünde kuyruk, insanlara soruyorum bana
duvardaki tren tarife
panosunu gösteriyorlar, ama bir şey anlamıyorum. Gişedekine soru sormak
için yanaşıyorum bana
kuyruğa girmemi işaret ediyorlar, iyide bir sorayım öyle bekleyeyim, yok
izin vermiyorlar.Neyse
sıra bana geldi, evet bu güne tren yokmuş hadi bakalım. İstasyon çıkıp
sormaya başladım, ama
doğru dürüst derdimi anlayan yok, taksicinin biri derdimi anladı ve bana
bir meydan ismi, sinema ismi
yazdı. Belediye otobüs durağına gelip görevli memura sordum oda bana
meydana giden otobüs
numaralarını yazdı, ulan kalabalık ve bir türlü binemiyorum, daha
numarayı tespit etmeden millet
hucum ediyor,ben tam numarayı doğrularken otobüs gidiyor. Görevli memura
rica ettim ve beni
bir otobüse ön kapıdan bindirdi, millet arkadan binip önden iniyor, iyi
bir hırpalandım.
Meydanda indim, sinemanın karşı köşesi sıra sıra seyahat acentesi dolu.
Bir kaçına fiyat sordum
neredeyse hepsi aynı, klimalı bir büroya girdim, cennet sanki, bileti
alıp çantayı bırakıp Bombay
sahilini sorup sahile geldim. Uzun bir kumsal, aşağıya inip sandalatleri
çıkarıp sahil boyunca
yürümeye başladım. Bombay gördüğüm kadarıyla hoşuma gitti, birde sıcak
olmasa.
Çantayı alıp otobüse bindim. Otobüs temiz ve yeniye benziyor, yolcuların
çoğu genç ve temiz giyimli.
Sabah erken saatte Goa'da olacağım.
26/Mart/2003 39. gün ( GOA )
Erken bir vakitte, saat 5 gibi otobüsten indim. Motorbisikletli bir otel
simsarı ile sahile yakın bir
otele geldik. Kadın fiyatı düşürmedi. Başka bir otele gidip görevliyi
kaldırdık, anlaşıp oda anahtarını
aldım, yorgunluktan hemen uyumuşum. Uyandım, palmiyalar arasında,
yeşillikler içinde harika bir
otel. Otelin bahçesindeki restaurant'da kahvaltı yapıp bir duş alıp
sahile doğru yürümeye başladım.
Yaklaşık 500 metre sonra okyanusla karşı karşıya kaldım. Bembeyaz uzun
bir sahil ve palmiye
ağaçları, üzerimi çıkartıp kendimi kumların üzerine attım. Deniz acayip
sıcak, zaten burada sezon
bitmiş, yani sıcak mevsim başlamak üzere, bizdekinin tam tersi.
Bir restorandın kumsaldaki şemsiye altındaki şezlonguna oturdum, birde
büyük bir bira söyledim.
Ne iyi geldi be.
Bu bölge yakın zamana kadar Portekiz sömürgesi altındaymış, gece otele
gelirken bir kaç kilise
gördüm. Yani Hıristiyan halkburada çoğunlukta. Hindu halkından sonra
2'ci çoğul halk Müslümanlar ve
dünyanın ikinci kalabalık Müslüman halkı burada yaşamakta, ücüncü halk
Hıristiyanlar.
Uzun kumsalda 1 saate yakın yürüdüm, o kadar uzunki yürümekle bitmez.
Otele dönüp biraz dinlenip güneşin batışı için tekrar sahile geldim.
Kumsalda tahta bir masaya
oturup büyük bir bira söyledim, herkes sahilde ve güneş okyanusta
kayboldu.
Burada 4 gün kalmayı düşünüyorum, bu sahili çok sevdim ve uzun bir
maratondan sonra tüm
yorgunluğumu burada bırakmak istiyorum.
Otelin bahçesinde bir süre oturduktan sonra markete alışverişe gittim.
27/Mart/2003 40. gün ( GOA )
Sabah 10'na kadar yatak keyfi yaptım. Marketten aldığım karper peynir,
reçel ve beyaz ekmekle
karnımı doyurdum, birde 3-4 gündür bisküvi yemekteyim. Yani yemekle pek
aram yok, Vitamin haplarına ağırlık verdim.
Öğlene doğru sahile indim ve dünkü aynı yere geldim. 1 büyük bira
söyleyip sahilin tadını çıkarmaya
başladım. Koca koca dalgalarla uzun bir süre boğuştum. Fazla turist yok
ve olanlarda çoğunlukla orta
yaşlarda. Bu bölgede bir çok sahil var, ben Benalum sahilindeyim. Yarın
belki Colva plajına gideceğim.
Güneşin batışını izleyip otele döndüm. Bahçedeki televizyonda savaş
haberleri var, bir kaç turist
merakla ve dikkatlice dinlemekteler. Bende anlayabildiğim kadar biraz
izledim. Ara sıra Türkiye'yi
göstermekte, çarşıdaki internet cafe de okuduğum Türk sitelerinde Meclis
kararı halen çıkmamış ,yani
üsler için, bu güzel.
28/Mart/2003 41. gün ( GOA )
Hindistan'ın gürültülü, kalabalık ve pis ortamından sonra burası sanki
apayrı bir yer, sakin, yeşillikler
arasında sanki bir cennet ve bende bayağı bir dinlendim. Yarın için
Bombay'a bilet almayı düşünüyorum.
Bombay gezeceğim son şehir olacak ve çok merak ediyorum. Dönüş
yolculuğunda mümkün olduğunca
çok az yatak molası vermeyi düşünüyorum. Eğer başarabilsem non stop
dönmeyi planlıyorum, o güçü şu an kendimde görebiliyorum.
Yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşten sonra Colva plajına gelip bir barda
mola verdim. Burası da harika
ve daha kalabalık, 2 bira içip kendimi dalgalara bıraktım.
Benalum plajına dönüp güneş batana kadar oturdum. Otele gelip şekerli
domates çorbası ve köfte
yiyip odaya çekildim. Yarın son günüm ve Bombay'a hareket
29/Mart/2003 42. gün ( BOMBAY'A YOLCULUK )
Odayı teslim edip otobüs kalkış yerine geldim. Daha vakit var, çantayı
bagaja teslim edip Goa'nın merkezi
Panaj'i dolmuşuna binip yarım saatlik bir yolculuktan sonra merkeze
geldim. İner inmez bilet aldığım otobüs
şirketinin ofisini gördüm, aklıma gelen tekrar geri dönmeyip buradan
otobüse binmek, nasıl olsa otobüs
buradan geçecek. Ofise girip desk arkasındaki adama durumu anlattım, oda
telefon edip karşı tarafla konuşup
bana buluşma için bir saat verdi. Şehir nehir kenarında kurulu küçük bir
yer, nehir boyu yürüp ara sokakları
gezdim. Yolda gelirken uzaktan da olsa sanırım Vasco' da Gama burnunu
gördüm.
Otobüs firmasına gidip adamın gösterdiği karşı köşede beklemeye
başladım. Adam saat 3 gibi gelir
demişti, yarım saat oldu yok, 1 saat oldu otobüs yok, gerçi şimdiye
kadar hiç tam zamanında kalkmadılar,
ama otobüsün içinde değilim ve paniklemeye başladım. Hani otobüs şoförü
veya yetkililer, siktir et ibneyi, gelir
bizi Bombay'da bulur çantayı alır demesinler. Biraz terlemiş halde ofise
girdim. Konuştuğum adam orada yok,
kızlara derdimi anlatmaya çalışıyorum. Onlarında başı kalabalık, bana
karşıyı işaret ediyorlar. Ulan ne bok yedim,
dönsene geri, bunların ne halt yiyecekleri belli olmaz. Tekrar köşeye
döndüm, benden terler boşalıyor.
Gözüm karşıdan gelen otobüslerde, neredeyse önlerine atlayacağım.
Otobüsünde nasıl bir şey olduğunu
hatırlamıyorum. Saat 04:45 gibi bir otobüs durdu, herif beni tanıdı ve
çağırdı, lanet olsun be.
Gece 01:00 gibi mola yerindeki telefon bürosundan ilk defa evi aradım,
annem açtı, babamla, Necip'le,
Yasemin'le ve azda olsa Oziy'le görüştüm, içim acayip rahatladı.
30/Mart/2003 43. gün ( BOMBAY )
Sabah güneş doğmadan otobüs Cross meydanında indirdi. Elimdeki şehir
haritasından oteller bölgesi
Colaba'nın neresindeyim buldum, bir taksiye binip beni en ucuz otele
götürmesini söyledim. İlk otel geceliği
10 $ , ikincisinde 7 $, anlaştım. Otellerin pahalı olduğunu biliyordum
ama bu fiyat pahalı oldu.
Oda acayip küçük, kutu gibi, hanın bir katını küçük küçük bölüp oda
haline getirmişler.
2 saate yakın uyuyup dışarı çıktım. Otel Meşhur Hindistan kapısının 500
metre yakınında ve ünlü
cadde Causeway'a yürüyerek 10 dakika. Hindistan kapısının olduğu yere
yürümeye başladım. Köpeğini
gezdirenler, yerde duvar dibinde yatanlar, çay tezgahını kuranlar ve tam
karşımda Bombay'ın en ünlü
oteli Taj otel.
Kapı anıtının orada bir duvara oturup etrafı izlemeye başladım, şehir
uyanmakta. Hindistan'a karadan
ve havadan ulaşım imkanı yokken gemiler buraya yani bu kapını olduğu
yere yanaşırlarmış.
Kraliçe Elizabet'in şehri ziyareti anısına bu görkemli yapıt yapılmış.
Bir aksilik olmaması için tren biletimi şimdiden almak üzere istasyona
doğru yürümeye başladım.
Köprü altlarında ve sokaklarda yatan halk çeşme başlarında sabah
temizliklerini yapıyor.
Bir pasta hane bulup yaş ve kuru pastalarla karnımı doyurup istasyondan
biletimi aldım.
Rezervasyondaki
kız uzun uzun bir şeyler anlatmaya çalıştı, ama anlamadım.
Tekrar kapını oraya gelip fil adasına tekne bileti aldım. Adada büyük
bir mağara içerisinde heykeller
bulunmaktaymış.1 saat gibi yolculudan sonra adaya vardık, giriş 5 $
pahalı geldi girmedim. Oturup bir şeyler
yiyip içip geri döndüm. Colaba'nın ünlü Causeway caddesine geldim bolca
turist bir aşağı bir yukarı sokak
satıcılarını ve mağazaları gezmekte. Bende tüm caddeyi gezip otelin
sokağına saptım, burası Müslümanların
bol olduğu yer, mağazaların isimleri ve tabelalar Arapça yazılı ve birde
tavuk döner yapan bir büfe, döner
takılı değil.
Güneş batmaya yakın serinlik çökünce tekrar caddeye ineceğim, hava
acayip bunaltıcı.
Biraz dinlenip Bombay'ın o güzel kordon boyuna geldim. Güneş batmak
üzere ve kordon acayip kalabalık. Duvar üstünde oturacak yer yok gibi,
etraf bol cana seyyar satıcı ile dolu ve halk daha düzgün görünümlü.
Güneşin batışı izleyip ara caddelerden geçerek Causeway caddesine
geldim, acayip kalabalık. Bolca
turist var ve neredeyse tek sıra halinde bir aşağıya bir yukarı
yürüyorlar. Bu arada sık sık uyuşturucu
satanlar yanıma yaklaşıp teklif yapıyorlar.
Otele dönüş yolunda kaldırım üzerinde şiş kebap yapan bir tezgah,
şaşırdım ve hemen tezgahın yanına
gittim. Fiyat ucuz, 2 tane yaptırıp yemeğe başladım. Bu arada sokaktaki
barlara iyi marka arabalarla gençler
gelmekte yani ortam İstanbul'daki istiklal caddesi gibi ve sanırım geç
vakitte bardan çıkanlar bu şiş kebapla
karınlarını doyurmakta. Bizde az yapmadık, ne benzerlik.
Bombay hareketli, hızlı, kalabalık ve kaliteli bir şehir.
31/Mart/2003 44. gün ( BOMBAY )
Sabah geç kalktım. Sokakta bir Thali yedim, 2 bardak da meyve suyu içip
rastgele 2 katlı bir şehir içi
otobüsünün ikici katının en ön tarafına oturdum. Şehri böyle gezmek en
kolayı, yani gidecek belirli bir yer yoksa. Son durakta indim, semt
fakir bir semt, yani Bombay'ın biraz dışarısı. Sokaklarda gezinip bir
pasta hanede bir şeyler yiyip kordonun sonundaki Malabar tepelerine
gitmek için otobüse bindim.
Son durakta inip yokuş yukarı yürüyerek Nehru parkı ve Firuz Şah parkına
geldim. Tepeden Bombay'ı
izleyip bir bankın üzerine uzandım. 3 maymunlu bir adam geldi ve başladı
maymunlarla gösteri yapmaya.
Para verip resim çektirenler var, bende maymunu sırtıma alıp resim
çektirdim. Böylece bir maymunla
bu kadar samimi oldum.
Kordona dönüp caddeleri gezmeye başladım. En hoşuma giden Victorya
merkez garı oldu, çok şahane
bir yapı. Şehirde buna benzer harika yapılar var ve sanırım çoğu İngiliz
sömürge zamanından kalma.
Geniş bir pakta öbek öbek kriket maçı yapanlar var, ama asıl ilgiyi
Afrika ırkından siyahların yaptığı
futbol maçı görmekte, buralarda futbol çok bilinen bir spor dalı değil.
Causeway caddesi üzerindeki Bombay'ın en eski restaurant'ı Leopald'a
girip bira molası verdim.
Kafam biraz iyi halde kapını (İndia Gate ) oraya gelip duvar üstünde
uzun süre oturdum.
01/Nisan/2003 45. gün ( BOMBAY / ARMİSTAR TRENİ )
Bugün 1 Nisan memleketime bahar gelmiştir.
Öğlene kadar odada, eşyaları çantama yerleştirip biraz zaman geçirdikten
sonra dışarı çıktım.
Bir otobüse bindim ve otobüs tesadüfen Bombay'ın en eski camisi Cuma
mescidin oraya geldi. Müslüman
olduğumu söyleyip camiye girdim. Avluda geniş bir havuz ve içerisinde
balıklar, mimari güzel ve olduğı gibi
beyaz taşlardan yapılma. Camiden çıkıp biraz ileride bir tapınağa
geldim, fakat içeri gimek imkansız acayip
kalabalık. Çarşı içerisinde dolanıp hayvanat bahçesi ve hemen yanındaki
Albert müzesine geldim.
Önce hayvanat bahçesine girdim, sıcaktan hayvanlar mayışmış bir köşede
yatıyorlar. Müzeyi gezip,
bahçesindeki çimlerin üzerinde uzun süre oturdum.
Çantayı alıp istasyona geldim. Harekete 3 saat var, oturup milleti
izlemeye koyuldum. Bu sırada yanıma
bir Hint' li oturup benle konuşmaya başladı, o kendi dilinde bana
birşeyler anlatıyor bende ona Tükçe
anlatıyorum, bir ara kendi biletini gösterip benim bilete bakmak
istediğini söyledi. Bende bileti ona gösterdim.
Bana telaşlı telaşlı bir şeyler söyleyip, kalkıp gitmeye başladı. Bana
da kalkıp gelmemi işaret ediyor. Beni danışmanın oraya götürüp adama bir
şeyler söylemeye başladı, adamda dönüp bana anlattı. Ulan bileti
aldıkdan sonra doğru dürüst bakmamışım, yer numaram var ama yatak için
yedekmişim. Bileti alırken kız bana bunu anlatmaya çalışıyormuş , hadi
bakalım yol 2 gece, yataksız nede güzel geçer. Adam bana tren hareket
etmeden önce asılacak listeyi kontrol dedi. Merakla listeyi beklemeye
başladık. Liste geldi, benden önce Hintli genç fırladı, almışız yatağı.
Hint' li gence teşekkür edip bir içecek ısmarladım.
2 gece trendeyim ve kalabalık bir öğrenci grubunun içine düştüm. Bayağı
gürültü yapıp sesli sesli
konuşuyorlar, inşallah erken inerler.
02/Nisan/2003 46. gün ( BOMBAY / ARMİSTAR TRENİ )
Tam tamına 1900 km yolculuk yapacağım, en uzun yolculuğum bu olacak. Tüm
gezi, tahmini 20 bin km
tutuyor. Dünyanın yarı çevresi.
Tren gene neşeli ve kalabalık, bu son trenim, keyfini çıkarıyorum. Bol
bol satıcılardan yiyecek içecek
alıyorum, yatağım en üstte, yatarak, uzanarak yolu bitireceğim. İçimde
birazda burukluk var. Nasılda
alışmıştım, yarın sabah erkenden sınırda olup ve bu güzel ülkeye veda
edeceğim.
03/Nisan/2003 47. gün ( SINIR/ LAHOR )
Saat 8 gibi sınıra ulaştım. Sınır henüz açık değil, defterimi çıkartıp
bunları yazmaya başladım.
Sınıra gelirken minibüste gözlerim doldu ve birazdan bu ülkeden
çıkacağım, sanki bu hüznü
havada anlamış gibi kapalı ve serin.
Çıkış işlemlerini yapıp Pakistan tarafına geçerken, arkamı dönüp uzun
uzun son kez baktım.
Öğlen civarı Lahora geldim. Hemen Qeutta için otobüs bileti alıp şehri
gezmeye çıkdım. Büyük
bir cami ve meydana gidip uzun bir kuleye çıktım. Lohar' da oldukça pis
ve düzensiz bir şehir.
Otobüsün yanına döndüm. Alt aksanların hepsini sökmüşler, koca bir
tamirat var, yani bu otobüs
birazdan yola çıkmayacak gibi, merakla seyrettim. Tamiratta bitti ve
kaptanın kapı önünde durup
binenlerin sırtını sıvazlamasıyla otobüse bindik. Tekbirler eşliğinde
otobüs hareket etti ve uzun sıkıntılı
yolculuk başladı.
Molada çok lezzetli bir patlıcan musakka yedim, özlemişim.
04/Nisan/2003 48. gün ( QEUTTA/ TAFTAN )
Otobüsten inip kılı kılına son Taftan otobüsüne yetişdim. Otobüsün içi
bir karış yine toz ve pislik,
gece yerlere yatakları serip bir güzel uyudular. Benimde canım çekmedi
değil. Bu yolda dördüncü
gecem, daha 3 gece var.
Aklım Hindistan'da uyumuşum.
05/Nisan/2003 49. gün ( TAFTAN SINIRI / ZAHEDAN )
Çölde güneş doğdu ve sabah vakti köye ulaştık. Tuvalet faciasını
yaşadığım motel gibi yere
geldim. Çeşmenin orada bir güzel kafayı ve ayaklarımı yıkadım. İçeride 4
tanede Japon var
onlarda İran'ı gezip Türkiye'ye gireceklermiş. Onlara biraz bilgi ve
çantamdaki Türkiye haritasını
verdim ve sınıra doğru yürümeye başladım. Pakistan sınırını çıkıp İran'a
giriş yaptım ve hemen
Tahran'a bilet almak için otogara gittim.
Savaştan dolayı olsa sık sık durdurulup kimlik ve çanta kontrolünden
geçiyoruz. Özellikle
Pakistan'lılar daha sıkı aranıyor ve göze çarpan belirli yerlerde uçak
savarcıların olması.
Yolda kayıt için bir yerde durduk, Trabzon plakalı bir tır, yanlarına
gittim. İki kişiler, çay
içiyorlar, bana bir memleket çayı ikram ettiler. Hindistan'a gidip
geldiğimi söyledim, "sen kafayımu
yedun" dediler.
06/Nisan/2003 50. gün ( TAHRAN/ MAKO )
Tahran'ın doğu garajında inip Mako için diğer otogara gittim. Lavaş
ekmek peynirle karnımı
doyurup otogarın bahçesindeki çimenlere uzandım. Oturmaktan kıçım
kemikleri sızlıyor ama pes
etmek yok 2 gece yolculuğum kaldı.
07/Nisan/2003 51. gün ( MAKO / AĞRI )
Hemen bir taksiye binip İran- Türkiye sınırına geldim. Sınır karakol
girişindeki odada askerden
izin alıp üzerimdeki eskileri çıkartıp attım, resmen kokmaya başladım.
İstanbul'a 1 gecem kaldı
ama acayip yoruldum, özellikle ayaklarım davul gibi ve sızlıyor.
Sınırı geçtim ve Türkiye'deyim. Başardım ve acayip duygular içindeyim.
51 gün önceki yere
döndüm, ama hala rüyada gibiyim.
Doğubeyazıt' da gelip İstanbul'a bilet aldım ve hemen bir pasta haneye
girip haberleri izlemeye
başladım. Saddam Bağdat'ı teslim etmiş, yani Bağdat düşmüş. Amerikan
askerleri şehri almışlar,
birde alt yazı geçiyor. Uzakdoğu'da sars paniği, ulan bu ne demek. Biraz
sonra bir ölümcül hastalık
olduğunu öğrendim, iyi yırtmışız. Koca bir kahvaltı yapıp Faruk'a
telefon ettim, yarın sabah
İstanbul'dayım.
Hava serin, otobüs hareket etti. 4 tane Çinli genç çocuk (molada sohbet
ettik) İstanbul'a çalışmaya
gidiyorlarmış. Çok da sefil gözüküyorlar, yemekleri ben ısmarladım. Çin
pasaportları var ama sanırım
Uygur bölgesindenler, fazla bir şey söylemiyorlar.
Gece geç vakitte kadar geçtiğimiz yerleri izledim ve malo da bol acılı
bir mercimek çorbası içtim.
08/Nisan/2003 52. gün ( İSTANBUL )
Evdekilere telefon etmedim. Babam beni görünce şaşırdı, "insan bir
aramaz mı" dedi. Hemen eve gittim.
Ozan bizde, anneme ses etmemesini söyledim ve odaya girdim. Beni gördü
ve uzun bir süre yüzüme baktı, siniri hala geçmemiş.
Yaşamım boyunca kalbim hep Hint halkının ve Hindistan'ın yanında olacak,
teşekkür ediyorum.
Necmi
Toraman / 2003 ©
necmi@necmitoraman.com
http://www.necmitoraman.com
gezi
günlüğünden.
sayfanın devamı >>>>>
Gezi fotoğrafları
Diğer
geziler
Ganj çalgıcılar video
izlemek için tıklayınız
Hindistan Nepal Video slayt için tıklayınız
|